Ana Sayfa
16 Aralık 2017 ( 32 görüntülenme )

GÜNEYDOĞU'NUN YİĞİT KÖYÜ ÜZÜMKIRAN... İBRET DOLU ÖYKÜ...

YİĞİT ÜZÜMKIRAN

Terörist denilen bu dağlıları tanıyorsunuz; pusu, mayın, ateş, ölmek, öldürmek. Yollar size aşina, vadidekiler sizin dostunuz. Kış geldi, gedikler kapandı, önce Beyyurdu Gediği, ardından diğerleri. Köylüye erzak lazım ama nasıl gidecek? Bir yanda yollar, bir yanda acımadan öldüren vahşi dağlılar.

“ÇARÇELLA’YA DİKKAT”

Bu dağlılar yine Çarçella’ya kamp kurmuş, oradan Gülle Tepe’ye sarkmış, Beyyurdu Gediği’ni tutmuş, yollar güvenli değil. Bu terörist denilen kara dağlılar Basyan’ı mesken tutmuş, vadide güvenlik kalmamış. Köylüye erzak lazım, ama bu erzak yoldan geçecek, yoldan taşınacak, yol ise uzun. Vadinin erzakı demek, taşımak için çok araç demek. Uzun yol demek, güçlü güvenlik önlemleri almak demek.

Yani ‘yüzlerce araç bulacaksınız’ o bitmeyen yollarda, ‘yüzlerce askerle güvenlik önlemi alacaksınız’ demektir, o bitmeyen gecelerde. Köylüde araç yok. Garibim ne yapsın, güveneceği tek bir devlet var. Devlet ise yabancımız değil, bizim devletimiz. Önce devlete koştular erzak için, bir lokma ekmek için, çare için. Bulmayınca, bizi devlet bildiler, çaresiz kalınca döndüler dolaştılar ve bize geldiler…

YAPAYALNIZ İKİ KARAKOL: AKTÜTÜN VE DAĞLICA”

Bir yanında Dağlıca uzanır, öte yanda Aktütün. Aralarında yalnızca dağlar vardır, bir de Allah. Asker elinde silah, hudut namustur deyip nöbet tutar bir Allah’ına sığınarak. Bu köy sade, sessiz, kendi halinde bir köydü bir zamanlar.

VAKTİ ZAMANIN BİRİNDE…

Anlattıklarına göre, vakti zamanın birinde, onların ataları yemyeşil ve bereketli bu topraklarda mutlu ve huzurlu bir yaşam sürermiş. Baba oğlunu yanına alır ok atmayı, çift sürmeyi öğretirmiş. Bütün gün durmadan çalışır, akşam olunca yorgun argın eve gelir, yemeklerini yer ve mışıl mışıl uyurlarmış. Sonra aradan geçmiş yıllar ve köye tanımadıkları kimi Ermeni, kimi Suriyeli, kimi İranlı bir takım yabancılar gelip gitmeye başlamış.

Köyün yaşlıları cin mi cin, şüphelenmişler bu işten, hemen gitmişler kaymakama, polise, jandarmaya, anlatmışlar başlarına geleni:


– Aman kaymakam bey, aman komutan, aman amirim! Bize bi hal oldu. Ne olduğu bilinmez kimseler köyümüze gelip gitmeye başladı. Merak ettik, gelenlere sorduk: ‘Siz necisiniz, naparsınız? Nerden gelip nere gidersiniz’, diye? Dediler ki: ‘Biz Apocuyuz! Çıktık dağlara sizin için savaşırız’, dediler. 

Şaşırdık. Amanin! Abooo! Kimdir bunlar, ne için savaşırlar? Apo neymiş, kimmiş, nerden gelmiş, diye merakla baktık birbirimizin yüzüne. Ne yapacağımızı bilmedik ve köyümüzün büyüğü yaşlı ağamıza gittik. Anlattık durumu: ‘Merak etmeyin evlatlarım. Devletimiz var. O bilir napacağını. Gidin anlatın devlete’, dedi. Biz de size geldik beğim.

KAYMAKAM GENÇ…

Kaymakam genç, pırıl pırıl, takım elbiseli, elbisesinin de rengi kravatına ne yakışmış! Dinler can kulağıyla bizim masum, temiz, saf Üzümkıranlıları. Kafasını sallar ağır ağır:
– Ya, ya, demek öyle, hımmm, der usulcana. 

Hâlbuki anlamamıştı dağda olup biteni. Ne Üzümkıran’ı biliyordu, ne de bu köylülerin nasıl yaşadığını, gitmemişti ki hiç bu Üzümkıran’a! Köye gelen yabancılar kimdi, bundan da bir bilgisi yoktu, duymamıştı ki bu Apo lafını, Apocu lafını! Gelenler silahlıymış, varsın olsun, ne çıkardı ki bundan, gelmiş geçmiş işte diyerek, olana bitene aldırmadı.

O DEVİRDE ÜZÜMKIRAN’A GİTMEK…


Hâlbuki o kaymakamdı, devletin en büyük gücüydü. Emniyetten asayişten o sorumluydu, yani vatandaşın malını, canını, namusunu korumak onun göreviydi. Duyunca silahlı eşkıya lafını, alıp jandarmayı, koşa koşa Üzümkıran’a gitmesi ve bu dağlı yabancılara dersini vermesi gerekirdi ama kim yapacaktı şimdi bunu? Kim bırakıp da sıcacık koltuğu, kalkıp köylünün yardımına koşacaktı? O da öyle yaptı zaten, kalkmadı koltuğundan, koşmadı köylünün yardımına, gitmedi Üzümkıran’a. Köylüye de bunu demedi, sadece ‘Hımmm’ deyip işi geçiştirdi.

Bu gerçeği bilmeyen Üzümkıranlılar ise aksine çok sevindi. Koskoca kaymakam, kafasını salladığına göre, hele ki “Hımmm” dediğine göre biliyordu işini. Bizi kurtarır bu ‘genç devlet’ dediler ve sevindiler.

EMNİYET AMİRİ GENÇ

Ardından koşa koşa gittiler emniyet amirine, sağlam olsun bizim iş diyerek. Öyle ya iş ciddiydi, sadece Kaymakama anlatmak yetmezdi. Devleti ayağa kaldırmak gerekirdi, bu yüzden koştular emniyet amirine. O da genç, aslan gibi, hürmette kusur etmedi, ağırladı bizim Üzümkıranlıları. Üstelik çay bile söyledi. Ah, ah, görmeliydiniz bizim köylüleri, ne mutluydular, devlet onları bağrına basmış, en azından dinliyordu. 

Amir, taralı saçlarından elini geçirerek, gelenlere sordu:
– Apo ha! Kimmiş o? Duydunuz mu hiç ismini, deyince, hep bir ağızdan cevap verdi.

 Üzümkıranlılar:
– Vallah yoh! Hiç duymadık!

Sevinme sırası amire gelmişti: ‘Oh be! Demek Apo diye biri yokmuş’, dedi kendi kendine. Sonra, ‘merak etmeyin, biz hallederiz’ diye cevap verirken, aslında o da bilmiyordu nasıl halledeceğini. Hâlbuki Emniyet Amiriydi o, devletin ve milletin güvenliğinden sorumluydu. Duyunca Üzümkıran’ı, duyunca silahlı eşkıya lafını, devleti ayağa kaldırmalıydı ama yapmadı. Terk etti kaderine Üzümkıran’ı ama Üzümkıran bu gerçeği hiç bilemedi, o hep devletine güvendi.

“KOMUTAN İSE YAŞLI”

Karakoldan çıkanlar bu kez doğruca jandarmaya gittiler. Olur ya bir olay çıkarsa devlet onları mesul tutmasın, desinler ki ‘biz haber verdik’. Komutan yaşlı başlı bir albay. Kaşları çatık, yüzünde derin çizgiler, güngörmüş geçirmiş biri anlaşılan. Tek tek dinledi köylüleri. Bir bakışta anladı bir şeyler olup bittiğini. 

Bu yıl da son senesiydi orada. Üç ay sonra batıya dönecekti. Eşi ve çocukları dört gözle onu bekliyordu. Şimdi bu olayı yukarıya haber verse, al başına belayı, soru ardına soru soracaklardı:
– Apo kimmiş? Neymiş? Köyde ne arıyormuş? O köy yolu üzerinde miymiş? Niye gelmiş? Niye gitmiş? Amacı neymiş? Apo adı nerden gelmiş? Niye kendine Apo demiş? Sağcı mı bu, solcu mu? Niye sağcı niye solcu?

‘Aman Allahım, yukarı bunu bir bilse hapı yuttuk! Belki de eve bile dönemeyiz, çık dağlara dağlara’ diye kara kara düşünmeye başladı bizim yaşlı komutan. Ama o albaydı, tüm askerlerin komutanı. Alacaktı askerini, koşa koşa gidecekti Üzümkıran’a ve o silahlı eşkıyayı geldiğine, geleceğine bin pişman edecekti, ama o da yapmadı. Belki bunu yapmak işine gelmedi.

Albayımız böyle düşünedursun, köylüler onun bu halini görünce, sevindiler saf saf;
– Oh be yaşadık! Böyle düşünüp durduğuna göre tecrübeli adam, gününü gösterecektir bu elin yabanına, bu bizi kurtarır, diyerek bayram ettiler. Ama şark kurnazlığı bu ya, hiç belli etmediler albaya sevinçlerini. Bir şey anlamıyormuş gibi oturup durdular öyle. Derken sıra vedalaşmaya geldi. Öptüler elini bu yaşlı başlı adamın ve çıktılar…

“YAŞAM DEVAM EDİYOR”

Kuş gibi hafif bizim aslan Üzümkıranlılarımız, görevini yapmış olmanın huzuruyla köylerine döndüler. Onlar köyüne döne dursun, aynı gün kaymakam, emniyet amiri ve komutan buluştular şehir lokalinde. Briç oynadılar gece boyu ama Üzümkıran adı hiç geçmedi aralarında. Hatta bir ara MİT müdürü de katıldı oyuna, savcıyla beraber. Ama kimi dedi ‘sanzatu’, kimi dedi ‘üç pik’. 

Herkes mutluydu; Üzümkıran devlete başına geleni haber vermişti, bir sorumluluğu yoktu artık. Kaymakam, amir ve komutan ve hatta MİT ve hatta savcı olayı öğrenmiş ama susmuştu, ne de olsa ‘üç sanzatu iki piki’ yenerdi. Mutlu mutlu o gece herkes uyudu.

“SU UYUR AMA…”

Ama kimse hiç düşünmedi, ‘su uyur düşman uyumaz’ veya ‘kuzu uyur çakal uyumaz’ ya da ‘sen uyursun o uyumaz’ atasözlerini. Herkes uyudu ama Üzümkıran uyuyamadı. Aslında devlete haber vermişti, artık iş devletindi, uyumaması gereken devletti ama olmadı, aksine devlet uyudu, Üzümkıran uyuyamadı.

Baktılar ki ‘Apocuyum’ diyen geliyor, diyor ki; ‘Biz Apocuyuz, sizin için savaşıyoruz’. Sessiz kaldı Üzümkıran, anlamazdan geldi. Önce ekmek istediler bizim garip Üzümkıran’dan. ‘Vah! Vah! Aç kalmış çocuklar!’ diyerek verdiler bir lokma ekmek. Sonra bir parça peynir, sonra yemek, sonra çocuklarını, sonra kızlarını... İş döndü mü namus meselesine. Ve başladı bir savaş ama nasıl başladı, biz geç öğrendik bunu…

“ÜZÜMKIRAN’I ANLAYAMADIK”

Biz hep uzaktan baktık olaylara tıpkı şimdi olduğu gibi. Haritaları aldık, inceledik, haritalar çizdik, durum muhakemeleri yaptık ama Üzümkıran’ı hiç anlayamadık. İş çığırından çıkınca, görmezden de gelemedik, başladık incelemeye geç kalmış bu olayı; Üzümkıran, Çarçele’nin bir ucu, kuş uçmaz kervan geçmez ama terörist geçiyordu. 

Kışın yollar kapalı ne Yüksekova geçit veriyordu ne Meşelik. Yol kapalı olunca, helikopter de olmayınca, asker de gidemiyordu. Bu kez olayı anladık, anladık ama ister kış deyin ister hava şartları, çare bulamadık. Biz geç kalınca çare olmak için, kaldı mı Üzümkıran yalnız... 

“SİLAHLAR BARZANİ BÖLGESİNDEN”

Biz gidemeyince, onlar da yalnız kalınca, ‘kendi mücadelesini kendi yapsın, ne de olsa bu vatan hepimizin’ deyip verdik silahları Üzümkıran’a, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın kıza. Bizim verdiklerimiz yetmedi, onlar da aldı silah cephane, bu vahşi dağlıların aldığı yerden, Barzani’den, Irak’tan, İran’dan.

Bu işin bu noktaya varacağını bilen, belki öngören, belki de bu tezgâhın içinde olan, belki bu işin bu noktaya varmasına bile bile ortam hazırlayan Barzani, bu garip köylülerimiz, hatta teröristlerimiz için silah pazarı, açık silah pazarı bile kurmuştu Erbil’de. Ve bu pazarda ne ararsan vardı; roketler, mayınlar, tabancalar, makineli tüfekler, keskin nişancı tüfekleri, gece görüş dürbünleri, her cinsten, çaptan ve çeşitten binlerce mermi…

Köylü silahlı, dağlı silahlı. Köylü dağlıya karşı, dağlı köylüye. Başladı mı korkunç bir çatışma! Üzümkıran savaştı da savaştı, canı için, toprağı için, namusu için. Yaşlılar der ki ‘Böyle bir cenk görmedi bu topraklar, İstiklal Savaşından beri.’ O zaman da kazanmıştı Üzümkıran, şimdi de kazandı ve geçit vermedi elin silahlı yabanına.

“BU MÜCADELE BİTMEZ”

Ve baktı ki dağlılar pabuç pahalı, tabanları yağlayıp kaçtılar. Kaçış o kaçış! Kaçış o kaçış ama ‘yine geleceğiz’ dediler, ‘bu hesabı soracağız’ deyip kaçtılar ve sonrasında da yine geldiler, ama bu kez kötü geldiler, hem de çok kötü.

Aslında bu işi halletmek Üzümkıran’a düşmezdi, devletin göreviydi bu, ama devlet görevini yapmadı, o görevini yapmayınca Üzümkıran bedel ödedi, ağır bir bedel, canıyla, koyunuyla, kuzusuyla, toprağıyla. Üzümkıran, bizim İstiklal Savaşı’ndan bu yana bildiğimiz ve tanıdığımız Üzümkıran! O gündür bugündür bizim bildiğimiz Üzümkıran cephesinde yeni bir şey yok. Hala ayakta, hala mağrur, hala mücadelesini sürdürüyor ama nasıl…

Derken kış geldi, kar yağdı, hani vardı ya boğazını sıksan ölesi gelen Beyyurdu Geçidi, o da kapandı. Üzümkıran’a yol yok. Ne Şemdinli sahip çıktı ne Yüksekova. Kaldı mı garip Üzümkıran! Erzak lazım, kim götürecek? Yollar kapalı, kim açacak? Güvenlik yok, güven ise kalmamış. 

Kahramanlarımız onlar ya, geldiler önce Hakkâri’ye, sonra Şemdinli’ye, derken Yüksekova’ya. Anlattılar hallerini, çare istediler. İnanın bize, bizim devletimiz büyük, bu devlet yüce ama çare olamadı Üzümkıran’ın derdine. İstese olamaz mıydı, elbet olurdu ama belki bu işi hafife aldı, belki de o dönemin yetkilileri sorunu görmezden geldi. 

“ŞİMDİ YENİ KOMUTAN GENÇ AMA…”

Ne yapsın bizim garipler, nihayet döndüler dolaştılar, geldiler sarışın yeşil gözlü bir binbaşıya. Üzümkıranlılar dizildi bir bir ve dediler ki ‘Komutan, gitsin erzakımız köye, aç kalmayalım kışa.’ Ne yapsın binbaşı, köy var, köylü var ve onların yaşamı var, çare olmak gerek, dedi içinden.

Düşündü kendi kendine ve dedi ki; ‘Biz yaşıyor ve yiyorsak bir lokma ekmek, onlar da yaşıyor, ne olursa olsun, onlar da yiyecek bir lokma ekmek.’ Bu iş çözülmeliydi, ne pahasına olursa olsun çözülmeli, erzak gitmeli ve Üzümkıran devleti görmeliydi. O genç binbaşı, sarışın yeşil gözlü, koydu kendini devlet yerine, dinledi bizimkileri ve koyuldu işe…

“DEVLET ÇARESİZ OLAMAZ”

Binbaşı durumu önce kaymakama anlattı ama çare bulamadı. Yüksekova’ya bildirdi, ama aradaki uzaklıktan olsa gerek, sesi duyulmadı. Oysaki herkeste yetki vardı, bölgede olağanüstü hal vardı ama kimse yetkisini kullanmadı, Hakkâri Valisi bile duymazdan geldi Üzümkıran’ın çığlığını, binbaşının resmi yazısını. 

Baktı ki olmayacak binbaşı, çağırdı Üzümkıran’ı, ‘alın’ dedi erzaklarınızı, ‘alın ve getirin tabura, biz götüreceğiz bu erzakı.’ İşte o zaman Şemdinli’yi görmeliydiniz, esnafını, tüccarını, bakkalını, bayram ettiler, ellerinde ne varsa, sattılar Üzümkıran’a.

Şemdinli şaşırdı. Şemdinli inandı. Şemdinli güvendi. Şemdinli neyi varsa etti seferber. Karayolları kesildi, araçlar tabura çekildi, kimi gönüllü kimi zoraki. Erzak verildi, mazot verildi. Dedi ki, ‘Biz siziz, siz biz, yükleyin Üzümkıran’ın erzakını, haydi dizilin yola, istikamet Aktütün!’ Binbaşı bir oldu onlarla, askeriyle, köylüsüyle, Şemdinlisiyle, çıktılar yola, hep birlikte, aynı yürekle. Biz diyelim yüz, siz deyin bin, koyuldular yola katar katar…

“BU KONVOY BAŞKA KONVOY”

Aktütün yolu Bembo’dan geçer, Bembo’nun yolu Beyazdağ’dan. Görünce konvoyu, Beyaz Dağ bile şaşırdı, hiç görmemişti bu kadar asker, askerle beraber köylü. Hele ya Bembo? Aman Allah’ım dedi, bu ne çümbüş! 

Durak bölüğünün askerleri, uyumadı gece gündüz, çıktı dağlara, konvoyu gözledi, korudu. Beyyurdu Gediği, sizin dostunuz, o da şaşırdı ama ne yapsın, tedbirse tedbir alınacak ve bu kervan gedikten geçecek, geçti de. Gülle Tepeye gelince, dağlı silahlılar da öylesine şaşırmıştı ki, kimse dokunmadı, dokunamadı, tetik çekemedi, kimse durduramadı bu konvoyu.

İndi Konur vadisine konvoy, gördü Numan’ı. O da şaşkın, ‘Neyin nesi komutanım bunca asker, bunca köylü, bunca erzak, bunca araç?’ Bilmez ki kahraman Üzümkıran’ın bir yıllık erzakıdır bu. Peki ya Aşkın? O kahraman asker, Aktütün yiğidi genç astsubay. Yürümüştür bütün gece on beş askeriyle, almıştır güvenliği Konur vadisinde. Zaten hakimi oydu bütün vadinin. Gelen geçen ondan sorulurdu. 

Biz tedbir olsun için, biraz daha güvenlik, biraz daha fazla askerle gelince vadiye, dayamadı o da sordu bize;
– Hayrola komutanım! Ne bu tedbir? Bu vadi benden sorulmaz mı? Yoksa bana güvenmiyor musunuz?

Ne yapacaksınız? Nasıl anlatacaksınız Aşkın’a, güvenlik için Aktütün yetmez, daha fazlası gerek, diye. Güldük, geçtik, dedik gönülden ve severek onu bir evlat gibi:
– Kusura kalma Aşkın. Biliriz buralar senden sorulur. Ama müsaade et, Üzümkıran bu işte. Kış zor, yol zor, bir de mesafe uzak, bitmez ki yol gitmekle. Hani biraz daha tedbir almakta, biraz daha asker getirmekte ne zarar var! Hikmetimiz seni kırmak değildir. Biliriz kadri kıymetini. Varsa kusurumuz affola!

“SEVGİ VE GÜVEN”

Biz tabur komutanı binbaşı, o tim komutanı astsubay çavuş! Olur mu, derseniz böyle bir muhabbet ikimiz arasızda? Olur olur, yüreğiniz birse olur. Sevgi, saygı ve güven varsa arada, olur. Oldu da zaten. Bizi affetti. Biz onun hükümranlık bölgesine mecburen girdik ve o da bizi görmezden geldi.

O bizim aslan astsubay Aşkın’ımız, 13 Eylül 1992’deki Aktütün çatışmasında son mermisine kadar mücadele etti ama kahpeliğe dayanamadı, Berçay sırtlarında şehit düştü. Çünkü bilmezdi kahpelik dağlılar gibi. 

Şehit düştüğü sırtlara ‘Aşkın Tepesi’ adı verildi! Şimdinin Aktütün askerleri, hala o sırtlarda her gün her gece nöbet tutar ve nöbet defterine ‘Aşkın Tepesi’ diye yazar. İşin acısı, Aşkın astsubayın şahadetini anlatacak kimse de kalmadı bizden başka, timi hepten şehit oldu. Bu kahraman Aşkın timinin ruhları el ele cennet bahçesinde dolaşıyor, hâlâ anlatıyorlar vadiyi ve bu vadide kalanları…

“YOLLAR UZUN”

Biz yoldayız, konvoydayız, düşüncelerimiz karmakarışık; yolda mayın, yolda pusu, çatışma, şehit, ana, baba, evlat, emanet, alıp götürüyor bizi bizden. Aslında siz, belki de bizden rahat, emanet etmişsiniz bir binbaşıya evladınızı, o bilmiş evlat evladınızı, geriye ne gam! Yol bir bitse kurban keseceğiz ama bitmez. 

Nihayet geldik Aktütün’e. Bitti mi sanırsınız düşünceler? Hayır. Buradan erzak Üzümkıran’a gidecek ama nasıl gidecek? Yol yine kapalı ve yolda muhtemel bir pusu olabilir. Yol mahkûmda, pusu ise ölüm! Yüzlerce insan, aç, kış, erzak? Devlet bu ya, Osman Paşa’ya bağlı en büyük helikopterler geldi, koyduk erzakı, gönderdik Üzümkıran’a gönlümüzle beraber. Hala anlatılır bu hikâyemiz vadide, vadi bilir kadri kıymeti, hiç unutmaz…

“YİĞİT ÜZÜMKIRAN ŞİMDİ ÇARESİZ”

Şimdilerde duyduk ki bizim Üzümkıran, yıllar içinde yalnız kalınca, dayanamamış teröre, dağlıya, eli silahlıya. Bırakmış ağacı, suyu, havayı, koyunu, kuzuyu, göç etmiş. ‘Cumhur, cumhur’ deyip de cumhurun halini bilmezler, almışlar önce Üzümkıran’ı, yerleştirmişler Şemdinli’nin Altınsu köyüne. O köy karışık, şimdi bile, çatışmada ölen dağlılar bu köydeki mezarlığa gömülüyor, bu köylüler de selam duruyor.

Nasıl dayansın buna Üzümkıran, şehidi var, acısı var. Altınsu ile Üzümkıran olur mu yan yana hiç! Olmamış da zaten, dayanamamışlar, oradan da göç etmişler Çatalca’ya. Çatalca İran hudut boylarında bir köy. Köylümüz iş yokluğundan kaçakçılık yapar. Kaçak işi yapanlar, bu vahşi dağlılardan izin almak zorundadır. Dolayısıyla kaçak terörle iç içedir, Çatalca’yla da iç içe. Çatalca ile Üzümkıran olur mu hiç birlikte! Olmamış da zaten…

Orayı da terk etmişler. Şimdilerde Durak’ta konaklıyorlarmış, onca insan, belki bini aşkın insan, çoluk çocuk... Devlet babanın, babalığı da kalmamış anlaşılan, bir baba öz evlatlarını sokağa atar mı hiç! TOKİ, TOKİ deyip çığırtkanlık yapanlar, yapsalar ya Üzümkıran’a en güzel evleri, en güzel alış veriş merkezlerini, verseler ya koyunlarını, kuzularını, gelen giden alsın Üzümkıran peynirini, yoğurdunu, sütünü, etini…

Bunu düşünmeyen zihniyetler, devleti yöneten zihniyetler bıraktı Üzümkıran’ı kaderiyle baş başa, yazık, bize yazık, hepimize yazık.

Ah Üzümkıran ah, neler çektin sen neler, bir gören bilir, bir de yaşayan bilir, başkası değil.

Erdal Sarızeybek

Bunlar da İlginizi Çekebilir

SARIZEYBEK MEDYA

Güncel Haber www.sarizeybekhaber.com.tr
Güncel Araştırma www.bilgeturksam.com
Video Haber www.sarizeybek.tvfran
Özel Haber www.erdalsarizeybek.com.tr
KİTAP www.sarizeybekhaber.com.tr
ÖZGEÇMİŞİ