| Emmoğlu& |
|
|
Bir gece ta uzaklarda, belki binlerce kilometre uzakta tek başıma oturmuşum, kendi kendime düşünüyorum, ben yorgun, yürek yorgun. Sizlere bir şey anlatmak istedim ben, bilmiyorum anlatabildim mi, anlattım da bitti mi yani her şey? Şemdinli bitti, öyle mi? Kendi kendime düşündüm, Şemdinli bu kadar mı, diye? Olamaz, dedim içimden. Şemdinli burada bitmez. Peki, daha ne var ki? Önce dağlar çıktı karşıma. Dediler, sen bizim bağrımızda gece gündüz gezmedin mi? Sen su bulamadığında karlı köşelerimizden yüreğimizi eritip içmedin mi? Sen değil miydin taşlarımız arasında uyuyan, otlarımızı yastık edip? Ne oldu? Yoksa unuttun mu bizi? Ardından Çarçele göründü ta uzaklardan ve de yükseklerden. Hani şu teröristlerin şiir yazdığı yer. Hiç unutmam; Derecik bölgesinde sağ olarak ele geçen bir terörist, Çarçele deyince dört parmak işareti yaptı ve başladı anlatmaya Çarçele'yi. Bir efsane. Büyülü bir yer. Askerin de teröristin de şiir yazdığı yer; biri sevgiyi anlatır, diğeri ölümü mısralarında. Gerçekten de çok uzaklardan bakıldığında dört parmak gibi gelir insana Çarçele. Bu kitaba da kapak oldu, ölümsüzleşti tarih sayfaları içinde. Benim için Çarçele demek, Eşek Kapısı demektir. Bir gün çıktık Eşek Kapısına, hani yanımda yaşlı bir kadın vardı, durmadan tırmanan. Hani Gevaruk'tan çıkmıştık. Demiştim, biraz daha kuzeye gidin, orada bir göl var, selam söyleyin. Ne de olsa eski dostuz biz, demiştim. İşte bu yer orası, ister gölün üstü, ister kenarı; meşhur Eşek Kapısı. Bu kadeh senin şerefine Emmoğlu… Önce dağlar kızdı bana sanki unuttuk biz yaşananları. Can canı unutur mu hiç! Biliyor musunuz, ben bu dağların hiç kötülüğünü görmedim. Uzaktan zalim gibi gözükür ama hele bir yanına gelseniz, ne dosttur onlar! Yollar gibi iki şart da ileri sürmez; mayına basma, pusuya düşme diye. Tek şartı var, seveceksiniz onları. Bilirlerse eğer bunu, sizi daha çok severler. Biz onları sevdik inanın, onlar da bizi. Öyle uzak göründüklerine sakın aldanmayın. Aslında çok yakın onlar, ama biraz sabretmek gerek buz gibi suyunu içmek için. Üç saat, beş saat gözünüzü korkutmasın. Hele bir çıkın zirveye, gerisi ova, yayla ne isterseniz. Çarçele bana niye kızdı ki anlayamadım. Ben onu unutmadım ki! Şemdinli'ye, ilk geldiğimde onun gölgesinde yemek yedim. Üstelik O'nun beşiğinde uyudum. Teröristler bile beni bağışlamış, ona sığındım diye. Yoksa ne olurdu kim bilir? Ah Çarçele Ah, bir dilin olsaydı ya! O türküyü bir daha çal gene çal… Biz korucuları severiz, hem de çok. Bunu onlar da bilir biz de söyleriz. Nedense bilmem onlar söylemez sevdiğini. Aslında gerek yok söylemelerine, çünkü anlarsınız. Nasıl mı? Hep gözlerinize bakar. Onun gözlerinde, size yürekten bağlandığını görürsünüz. Saygıda hiç kusur etmez. Verdiğiniz görev tehlikelidir, uzun sürelidir, olsun, asla sızlanmaz. Mazeret söylemez. Tehlike başladığında ya sizin önünüzdedir, ya yanınızda, bırakmaz. Ama sizden bir isteği vardır: Ne söz verdiyseniz tutacaksınız. Bir öyle bir böyle olmayacaksınız. Bir tehlike sonrası zora, dara düşerse onu terk etmeyeceksiniz. Tek isteği bu, mert olacaksınız. İnanın onların başka bir isteği yok, kalleşlik yapmayacaksınız. Aktütün'e geldik bir operasyon için, beş kahraman timle. Hudut timi bunlar. Şemdinli jandarma taburunun timleri. Kolay kolay kimse bilmez onları. Onlar isimsiz kahramanıdır bu vatanın. Uzaktan baksanız şaşarsınız. Bunlardan komando mu olur, dersiniz içinizden. Alay Komutanı Tevfik Albay da sizin gibi. Aktütün'e doğru gidiyoruz birlikte. Beyyurdu Gediğini aştık ve vadiye doğru inmeye başladık. Karşımızda Gülle Tepe. Hemen yanı Mehendi Deresi. Belki vadinin en kritik yerleri. Dikkatli olmak gerek geçerken buraları. Baktı şöyle bir dağlara. Gördü on yedi isimsiz kahraman. İnanın onlara isim vermekte zorlanıyorum. Bulamıyorum onları tanımlayacak bir kelime. Rambo desem değil, onlar bunun çok üzerinde, Rambo ne ki! Komando desem az gelir. Çünkü onlar komando değil, ama başardıkları işleri komando olmayan başaramaz. Tüm bildiğim on yedi asker. Tek yürek ve tek ses! Sayısız ölüm tehlikesi atlattılar. 92'nin 13 Eylül sabahı, 22 şehit verdiler. Verdikleri şehitlerin hesabını sormak için neler yapmadılar ki; Irak'a girdiler, PKK hainlerinin kampını bastılar. Her gece onlarca kilometre yürüdüler ve hesaplarını sordular. Dedim ya Alay Komutanı ile çıktık yola. Gördü bu on yedi kahramanı, çok uzaklarda, dağlarda, bizi gözetleyen, bizi koruyan. Dedi: – Bunlar kim? Yüreğimi kabartarak cevap verdim: – Bizim askerlerimiz. Şaşırdı. Ben daha çok mutlu oldum. – Aktütün'den oralara kadar gidiyorlar mı?. Ben gururlu, ben mutlu: – Komutanım, onların bu bölgede gitmediği yer yoktur! Bir resimleri var zaten kitabın sonunda. Ama sakın görünüşlerine aldanmayın, mütevazıdır onlar. İlk görüşte pek belli olmaz büyüklüğü yüreklerinin! Gelelim koruculara. Meşelik çok uzak. Tam dere yatağında. Yarısı Irak, yarısı Türkiye. Asker tepede ama inmek bir türlü, çıkmak bir türlü. Orada da korucularımız var. Biliriz ara sıra teröristler gelir köye, ekmek alır gider. Sonra dayanamazlar, bize de söylerler geldiklerini ama ne çare. Geldiği anda haber verse, ne olur ki? Hiçbir şey olmaz! Niye hiç? Şöyle hiç; biz köye ininceye kadar, terörist Irak dağlarına çıkar, bize pusu bile kurar. Bu yüzden, onların dağlardaki inlerini bulmanız gerek, adına ciddi bir operasyon diyorsanız eğer. Bir gün operasyon yapacağız Çarçele'ye. Ama büyük bir operasyon. Sayın Osman Pamukoğlu'nun kitabında İkiyaka Operasyonu diye geçer. Kuzeyden ve doğudan toplam bir tugay, güneyden ve batıdan Şemdinli yiğitleri ve korucular. Çıkacağımız yer Çarçele, bize verilen görev bu. Çarçele ama ister Meşelik'e in, Ayranlı'ya çık, Eşek Kapısını tırman, ister Aktütün'den çık Gevaruk'a tırman oradan Çarçele. Kısacası iki yol var Çarçele'ye giden, biri Aktütün, diğeri Meşelik üzerinden. Hani dedim şaşırtayım hem korucuları hem teröristleri; diyeyim: – Biz Meşelik'e ineceğiz, Ayranlı, Eşek Kapısı üzerinden Çarçele'ye çıkacağız. Ama bunu yapmayacağız. Şaşırtmak için varsa teröristleri, çıkacağız Aktütün'den Gevaruk'a, oradan Çarçele'ye. Elbet bir yerlere söyleyecekler bu planımı. Söylemezlerse, terörist hesap sorar. Benim sorduğum gibi değil ki, vurdu mu öldürüyor. Öyle de yaptım: Dedim, bu gece ineceğiz Meşelik'e. Dedim ama çıktım Gevaruk'a. Şaşırdı hepsi, bu iş ne iş diye! Terörist bu ya, nerden bilelim Meşelik'te olduğunu, hem de o gece? Duymuş bizim Meşelik'e ineceğimizi, başlamış kaçmaya. Tahmin edin bakalım, nereye kaçmaya başlamış? Biz teröristlerden bihaber, teröristler de bizden bihaber tırmandık durduk saatler boyu. Meğer aynı anda, aynı saatlerde, aynı dağı beraber tırmanıyor muşuz, kim nerden bilecek? Ama bir farkla; biz sağdan yani Aktütün'den Gevaruk-Eşek Kapısına tırmanırken, onlar da soldan yani Meşelik-Ayranlı'dan tırmanıyormuş. Nereye? Eşek Kapısına! O türküyü bir daha çal gene çal… Tırmandık durduk. Siz deyin beş saat, biz diyelim on saat. Allahtan teröristler katır gibiymiş de, bizden çabuk tırmanmış ve geçmiş Eşek Kapısını Çarçele'ye doğru. Yoksa bu satırları yazanı bulamazdınız. Dedim ya onlar hızlı biz yavaş. Onlar Eşek Kapısında biz Gevaruk'ta. – Komutanım, komutanım, dedi, bir korucu can havliyle. – Ne oldu, ne var, dedim. Ama garip bir heyecan da sardı benliğimi. – Komutanım, teröristler burda! – ??? Haydi, sırası mıydı bunun? Terörist! Ne işi vardı şimdi burada ve bu saatte? Daha sabahın ilk ışıkları. Beni tanıyorsunuz, terörist demek, pusu, mayın demek şehit demek. Terörist demek hainlik, kalleşlik demek! Şehit deyince al kalbimi, dayanamıyor zira artık bu acıya. Attık hepimiz kendimizi bir kayanın arkasına, başladık düşünmeye. Demek terörist vardı hemen üstümüzde? Ne yapacağız? Kimse bilmiyor ki, garip bir tesadüf. Tesadüf ama biraz da bizden oldu. Şaşırtalım teröristleri dedik, ama nerden bilecektik aynı yola gideceğimizi? Hani hep anlatırım ya size bir acı, bir sızı bıçak gibi. İster deyin kesiyor, ister deyin deliyor. Bu acı ve sızı en fazla üç beş saniye beni aldı benden ve döndüm kendime: Nerdeydi terörist? Kaç kişiydi? Nereye gidiyordu? Var mıydı başka gelen? Kaç kişiydi bunlar? İstediğiniz kadar soru sorabilirsiniz kendinize. Ne güzel! Cevabını sizin vermek zorunda olmadığınız soruları sormak ne güzel! Sorun, sorun, nasıl olsa cevabı yok ki yaşamadıktan sonra! Hatırladığım dağlar, dağların bir ucu, bir köşesi. Hemen yatıp uzandım dağlara doğru, sadece ben değil, hepimiz. Birkaç saniye mi saatler mi geçti, bilmiyorum. Yine o düşünceler, öldüren düşünceler. Garipsemeyin; teröristi görüyorsunuz sizden önde ve yukarıda. Onlar varken biz heyecan duyuyorduk, biz varken onlar! Can pazarı bu, kim kimi önce görürse! Sakın onlardan korktuğumuzu düşündürmesin bu satırlar. Konu o değil! Konu başka. Konu şu mahkûm hâkim meselesi. Mahkûm aşağıda olmak demek, hâkim ise yukarıda. Bizim hikâyemizdeki mahkûm bildiğiniz gibi bir mahkûm değil. Bir binanın giriş kapısından beşinci katın balkonuna bakmak gibi bir şey! Terörle mücadelede çok önemli bu. Siz yakalanırsanız mahkûmda teröriste, Allaha dua etmekten başka zor çare bulursunuz. Ama siz hâkimde onlar mahkûmda ise korkmayın, siz ne derseniz o olur. Anlattığım olayda işte biz mahkûmda kalmıştık, teröristler ise hâkimde, gerisini düşünün. Dedim: – Yatın! Kimse konuşmasın. Mevzilenin kayalıklara! Teröristler burada dediği yerle bizim aramızda siz deyin üç metre ben deyim yüz metre, anca o kadar. Biz yattık kaldık kayaların arasında, kapkara düşüncelere dalarak. Kahraman koruculardan ikisini yanıma çağırdım. Dedim: – Sessizce yukarı tırmanın, bakın bakalım teröristler ne yapıyor, nereye gidiyor? Sizi görürlerse ateş edin. • Emrederseniz komutanım, dediler ve gittiler usulcana. Biz kaldık aşağıda, bekliyoruz. Bir dakika, iki dakika ya da bir saat geçti. Haber geldi. Teröristler Çarçele'ye doğru gidiyormuş, bizden haberleri yok! – Öncüler, ileri, tırmanın, yukarıdaki kayalıkları tutun! Korucular sağdaki patikayı alsın, askerler ileri! Artık güvendeydik, başladık yukarıdan teröristleri izlemeye. Kuzeyden baba Necmi geliyor, komando binbaşı, üstelik devre arkadaşı. Anlattım ona şifreli, kimin gelip geçtiğini. Rakım deyin ki 3500 civarı ya da birkaç metre aşağısı. Çarçele'yi Mehendi Deresine bağlayan bir patika var, tutmak lazım ama nasıl? Keçi patikası, sarp, kayalık ve uçurum. Düşündüm, bir asker düşse kurtuluşu yok! Nasıl göze alabilirsin ki bu riski? Nasıl göze alabilirsin size emanet canı tehlikeye atmaya? Almadım zaten, atmadım da zaten. İki yüz metre kadar uzaktan bu patikayı gözleyen mevzi bulduk ve Biksi makineli tüfekle korucuları yerleştirdik. Biz Eşek Kapısının heybetli gölgesinde, başladık izlemeye olup biteni. Karşı dağı duman aldı pus aldı, Tabura yeni gelmişim, 92 Ağustos ve Eylül olaylarının sonrasında bir gün dediler ki terhis töreni yapalım. Âdettendir, bu törenlerde hediye alınır başarılı askerlere. Terhis belgeleri törenle verilir. Konuşmalar yapılır geçen askerlikle ilgili. Özlemler, sevgiler dile getirilir ve en sonunda da eğlence yapılır, zeybek oynanır hep beraber. Tören yeri taburun yemekhanesi alt katta, oldukça geniş. Herkes rahatça oturmuş, beni bekliyor. Gittim. – Dikkat! Şemdinli Taburu, terhis töreni için emir ve görüşlerinize hazırdır, komutanım! – Merhaba asker! – Sağol! – Nasılsınız! – Sağol! – Sizler de sağolun! Buyurun oturun, dedim ve bize ayrılan yere geçtim. Tabii tören hemen başlamıyor. İkram var; meyve suyu, kuru pasta, börek gibi her terhis olan tertibin kendi hazırladığı, içinden gelen bir şeyler. Müzik hafiften çalıyor, bizler birer lokma yiyoruz. Bir tertibi daha sağ salim ana ve babalarına kavuşturmak mutluluğunu yaşıyoruz. Bir cayırtı koptu ki ne cayırtı, kuzeyden gelen birlikler karşılaştı teröristlerle. Baba Nemci zaten biliyor işini. Teröristler öyle kalabalıktı ki o tarihlerde, kum gibi ve de yılan! Batıdan gelenler yerini aldı. Biz yerimizde. Aman Allahım, o ne çatışma! Yerimde duramıyorum. Elimde Kannas, bakıyorum nerede teröristler diye. Yanımdaki korucuya soruyorum neredeler, diye. – Komutanım bak karşıda! Karşı dediği elli metre sonrası. Karşıda diyor ama ben göremiyorum ki. Her yer kayalık, taş, toprak. İnanın bana yüzden fazla terörist vardı ama ben bir şey görmedim, göremedim. Sağdan diyorlar kaçıyor, soldan diyorlar kaçıyor, ne sağdakini gördüm ne de soldakini. Bu iş bitince zaten doğru doktora gittim, anlamak için gözlerimde ne olduğunu. Karşı dağı duman aldı pus aldı, Uzun ömrüm yar yolunda kısaldı. Sazına vuran eline kurban, Allah'ına kurban emmoğlu. Pasta, çörek yenildi, sıra konuşmaya geldi. Çıktım: Sevgili evlatlarım, Vatan borcu dediğimiz kutsal askerlik görevinizi tamamladınız. Sizlerin hakkını ödeyemeyiz. Sizler burada, dağda taşta, vatanımızı korudunuz, toprağımızı korudunuz tıpkı atalarımızın yaptığı gibi. Onlar gerektiğinde kanlarını döktü bu topraklara bize emanet etti. Sizler de aldınız bu kutsal emaneti, gerektiğinde hayatınızı tehlikeye attınız, korudunuz ve şimdi sizden sonrakilere emanet ediyorsunuz, ne mutlu sizlere! Bizi unutmayınız, arkadaşlarınızı unutmayınız, hep hatırlayınız. Kolay değil burada görev yapmak, teröriste hesabı sormak kolay değil. Bu dağları adım adım dolaşıp, bayrağı dalgalandırmak kolay değil. İşte siz bu zoru başardınız. Ne mutlu sizlere! Hepiniz Allaha emanet olun. Yolunuz açık olsun bahtınız gibi! Her ayrılık gibi bu da hüzün dolu, acı dolu, sevinç dolu. Mertlik, yiğitlik er meydanında belli olur derler ya, bu da onun gibi bir Hey, hepsi mert, hepsi yiğitti bu evlatların. Zaten şimdi, canım yurdumuzda bir nefes alabiliyorsak bu yiğitlerin sayesinde değil mi? Onlara bakmak, onları seyretmek, Mehmetçiği görmek hep duygulandırır beni, bir başkadır onlar. Konuşmayı yaptım ve oturdum. Askerler de heyecanlı, duygulu, onlardan biri çıktı, duygularını ifade etti, hediyeleri verdik, terhis belgelerini verdik ve başladık müziği dinlemeye, bir yandan da oynamaya. Ben de bu dağların nesine geldim, meleşir kuzular sesine geldim... Komandoların hiç şakası yoktur. Hep derler, zoru başarırız, imkânsızı yapmak zaman alır. Bu da imkânsız gibi bir şeydi ama başardılar. Belki Pamukoğlu Paşanın en önemli operasyonuydu bu. Belki o yıllarda teröristlere vurulan en büyük darbeydi. Hepsine tek tek hesabı sordular. Teröristler de verdiler hesabını yaptıkları kötülüklerin. Operasyon bitti. Komandolar döndü yuvalarına, biz de yuvamıza. Çarçele'de dört mü beş gün mü ne kaldık. İkmal havadan yapılıyor. Bir rüzgâr var ki ne rüzgâr! Helikopter üç beş kez geldi, ama inemedi. Biz kaldık mı kumanyasız! Çarçele'nin kar suyunu içtik gün boyu. Hava soğuk ama ne soğuk! Güneş var. Etraf yemyeşil. Biz ülkemizi hep sevdik, havasını da suyunu da, bu sevgi hiç terk etmedi bizi hiç! Bir de Çarçele kızıyor bana, sanki onu unuttuk! Bir ara ne oldu bilmem, bir astsubay yanıma geldi: – Komutanım, müsaade ederseniz bir türkü isteyeceğim, dedi. – Çalsınlar, dedim. Nerden bileyim bu türkünün o türkü olduğunu. Bir baktım çalıyorlar: 'Ben de bu dağların nesine geldim…'' İnanın kıpkırmızı oldum. Sinirlendim. Yüreğim çarptı. Ne demekti; “Ben de bu dağların nesine geldim.'' Bu dağ bizim dağ değil mi, bu toprak bizim değil mi? Ne demekti; “Ben de bu dağların nesine geldim'! ' Çok sinirlendim, ama belli etmedim. Tören bitti, odama çıktım, astsubayı çağırttım: – Astsubayım! Ne demek bu? Ne demek; ben de bu dağların nesine geldim? Bu vatan bizim değil mi, bu dağ bizim? – Komutanım. İnanın, bir yanlış anlaşılma var. Bu türkü yeni çıktı, Ferdi Tayfur'un. Meşhur oldu. Her yerde çalınıyor. Ben de bundan istemiştim, dedi. Ben anlamadım o an. Şarkı, türkü nerde, yeni gelmişiz, şu dağ benim bu dağ senin dolaşıyoruz. – Peki, dedim. Çıktı. Aradan aylar değil bir ya da iki hafta geçti. Ben de dinledim o türküyü, bir daha dinledim, bir daha. Çoğu zaman sevdim, garip bir hüzün buldum o türküde. Garip bir ezgi, insanı hüzünlendiren sevgiyle karışık. Emmoğlu! Sevdim bu türküyü. Dağlar deyince hep aklıma Çarçele geldi, Çadır Dağı geldi, Krom Deresi geldi ve de Töreli Vadisi. Emmoğlu, dağları getirdi bana ve yaşadıklarımızı bu dağlarda. Bir iz bıraktı bende buruk. Hâlâ da dinlerim o türküyü yüreğim kıpır kıpır: ‘' Ben de bu dağların nesine geldim, Meleşir kuzular sesine geldim, Bir garip ölmüş de yasına geldim, Geldim emmoğlu''. |





Hesaplaşma 