ŞEHİTLERİMİZİN SORUMLUSU HÜKÜMETTİR! Yazdır

DAĞLICA VE AKTÜTÜN’ÜN KADERİ

ŞEHİTLERİMİZİN SORUMLUSU HÜKÜMETTİR  

Rüyalarımız bile çatışmalı, bir türlü nasip olmadı huzuru görmek; ya teröristler kuşatıyor bizi, ya da biz onları. Ama ne gariptir ki; biz ateş edince onlara bir şey olmuyor, buna karşılık onlar taş atsa kafamıza düşüyor.

 

Bizim mermiler sanki plastik, etkilemiyor hiç. Ama terörist tetiği çekince ortalık toz duman oluyor; roketler, mayınlar, bombalar hepsi patlıyor bir bir. Hep sıkıntılı, kâbus dolu rüyalar terk etmedi bizi hiç, yıllardır...

 

 Bir keresinde kendimizi bir terörist kampında buluyorum, gizlice ilerlemiş ta içlerine kadar sızmışız. Bir anda fark ediyorlar bizi, hemen ateş etmeye başlıyoruz ama boşuna, mermi üç metre bile gitmiyor. Ama o hainler öksürse, biz havalanıp uçuyoruz, bu ne biçim rüya, hiç acıması da yok!

 

Sonu gelmeden uyanıyoruz ama tarifsiz bir iç sıkıntısı ile

gün bile huzurlu batmıyor artık...   

 

Bir sarsıntıyla uyandım gene kâbus dolu bir rüyadan:

-“Baba kalk, baba, karakola saldırmışlar, baba kalk” dedi, telaşla küçük kızım Ayşe.

 

   İlkokula Nusaybin'de başladı küçük kızım. O yıllarda Hudut Bölük Komutanıyım, hudut ise evin önünden geçiyor yeni sisteme göre. İki yıl beni hiç görmediler desem yalan olmaz; onlar uyanırken ben yatıyorum, onlar yatarken ben hudutta. Hatırladığı silah sesleri, el bombası ve roket patlamaları. Silaha alışık kızım, teröre de teröriste de alışık, tedirgin, korkulu ve şüpheli, işte o yıllardan arta kalan bu.    1992'de Şemdinli'ye gittiğimizde daha on yaşındaydı. Teknoloji geliştiği için artık çatışmaları televizyondan takip ediyordu. Alan ve Aktütün çatışmaları sonrası program yapımcısı Ertürk Yöndem, yanımıza gelip, olayları canlı olarak sizlere aktardığı dönemde, kızım da televizyondan izliyordu bizi: “Baba, seni gördüm” derken, sesindeki endişe ve korku hala kulaklarımda.

 

   Karakol baskınlarından çok acı çektik biz yıllar boyu, hiç bitmedi. Baskın demek; şehit demektir, gözyaşı, hüzün, dram, parçalanmış ailelerin iç yakan görüntüsü, feryat, isyan, öfke demektir. Yaşayan iyi bilir bunu.

 

   Kitaplarımızı okuduğu için kızım Ayşe, şehit haberi geldiğinde ne çok etkilendiğimizi bilir. Terörle mücadele etmesi gerekenlerin, iş yapacağı yerde bizim acılarımızı seyretmesine de çok öfkelendiğimizi bilir. Bu nedenle sabahın köründe telaşla uyandırdı beni:

 

-“Baba kalk, kalk baba, teröristler karakola saldırmış!” 

 

Yatak odası ile salon arası on saniye. Gene mi dedim içimden, gene mi! Etrafınızda dolaşan tehdidi yok etmez iseniz olacağı budur işte, yazık değil mi vatan evlatlarına, diye kızgınlıkla söylenerek televizyonun karşısına geçtim, tam on saniye sonra. 

 

Yıl 2007. 21 Ekim Pazar. Saat 08.00. Tüm kanallarda son dakika haberi:

 

''Teröristler Dağlıca karakoluna saldırdı. Çok sayıda şehit olduğu haberleri alınıyor ancak henüz teyit edilemedi. Kayıp askerler de olduğu söyleniyor. Gece yarısı Dağlıca karakoluna saldırı düzenleyen teröristlerle çatışmaların sürdüğü haberi alındı. Genelkurmay Başkanlığı"ndan henüz bir açıklama gelmedi. Gelişmeleri duyurmaya devam edeceğiz.''    

 

Yüzümde şaşkınlık yoktu, hiç ses çıkarmadan izliyordum haberleri. Ancak, düşündükçe içimde kabaran bir öfke ve kızgınlık yüreğimi daralttı. Bunlar tarihten de hiç ders almamış, dedim kendi kendime, içim öfke dolu.     

 

Dağlıca; Hakkâri/Yüksekova ilçemizin bir köyü. Yüksekova'ya 55, Irak sınırına 4 kilometre uzakta. Dağlıca'ya en yakın köy, Yeşiltaş Köyü. İki köy arasında Avaşin Çayı var. Avaşin Çayı üzerinde de, Dağlıca'ya ulaşımı sağlayan Avaşin Köprüsü bulunur. Dağlıca'nın kuzeyi dağlar, güneyi dağlar, bu nedenle Dağlıca demişler, dağların ortasındaki bu köye.     

 

Önemi nedir askeri açıdan; teröristlerin Irak kuzeyindeki Avaşin (Mezi, Keryaderi, Şive kamplarının bulunduğu alan) bölgesinden Hakkâri İki Yaka dağlarına açıldığı noktada bulunur. 92 Eylül çatışmalarının kritik ismi olan Aktütün karakolunun kuzeyi. İkisi arasında bir Üzümkıran vardı, yiğit Üzümkıran, onu da terk etmiştik 90'lı yıllarda, dayanamadılar göç ettiler. Yalnız kaldı Dağlıca, bir tek başına koca dağların arasında.     

 

İki Yaka dağlarını kontrol altında tutarsanız ne olur; Hakkâri ve ilçelerine açılım sağlarsınız. Kamp kurar, bölgede yaşayan halkımız üzerinde otorite olursunuz. Askeri birliklere eylemleri planlar, koordine eder ve gerçekleştirirsiniz. Başkale ve Yüksekova hattında yapılan uyuşturucu kaçakçılığını yönetirsiniz. Kurtarılmış bölge olur, bir parça özgür vatan olur teröristler için, yurt içinde kamp kurmanın morali olur, psikolojik avantaj sağlar ve daha çok şeyler. Bu nedenle Dağlıca çok önemlidir bizim için çünkü bizimdir, vatan toprağıdır.   

 

Şimdi diyor ki televizyonlar “teröristler Dağlıca Piyade Taburunu basmış!” Basacak elbet, bu cesareti nerden alıyorlar, siz ona bakın!    

 

 Şimdi diyorlar ki, “teröristler askerimizi şehit etmiş!” Edecek elbet, başka ne bekliyordunuz ki, siz buna sebep olanlara bakın!     

 

Bizi yönetenler aylardır tartışacağı yerde, “terörist içeride mi yoksa dışarıda mı, Irak'a operasyon yapılsın mı yoksa yapılmasın mı,” diye aylardır tartışacağı yerde Kuzey Irak'taki bu tehdidi yok etseydi, Dağlıca'da bu baskın olmazdı, biz de şehit vermezdik ve sekiz askerimiz kaçırılarak bize ikinci bir Süleymaniye Vakası yaşatılmış olmazdı!

     Daha dün, Şırnak'ta göz bebeğimiz komandoyu pusuya düşürmediler mi, 13 şehit vermedik mi?

   Daha dün, Şırnak'ta korucularımızı vatandaşlarımızı öldürmediler mi, 14 şehit vermedik mi?

   12 Nisan'da Genelkurmay Başkanı, Irak'a operasyon şart, demedi mi? Bunlar daha neyi tartışıyor, ne yapıyor bunlar!

 

   Teröristin yeri belli, ini belli, kampı belli, yolu belli! Teröristler Dağlıca karakolunu basmışmış, basar elbet, bu fırsatı onlara veren kim, bu cesareti bu cüreti veren kim, siz ona bakın!

 

   İçim öfke dolu, kızgınlık dolu, kendi kendime söylenip duruyorum. Çatışmalar aklıma geldi; şehitler, acılar. İran'ın bizim teröristlere bir zamanlar verdiği destek, Özal'ın dış politikası, Çekiç güç, Amerika ve İsrail, Ortadoğu, petrol, bizi yönetenler ve şehitler. Sustum bende ve düşüncelerimle yalnız kaldım, daldım koyu simsiyah düşüncelerime... 

 

  -“Komutanım, yardım et!”    Gün doğumuyla başlayan çatışma beş saattir sürüyordu. Irak'tan gelen teröristler Meşelik, Leylek Dağı, Dereyanı ve Konur istikametinde dört koldan Aktütün'e saldırıyordu. Irak kuzeyindeki Hakurk kampından gelip Basyan kampına geçmişler ve saldırıyı düzenlemişlerdi[1].Yardım isteyen asker ilk sayılan üç yerin tam ortasında kalmıştı. Yanındaki iki asker ise şehit düşmüştü, yalnızdı.  

 

-“Komutanım, yardım et!” Kendisine en yakın mevzi yaklaşık beş yüz metre uzaktaki Bayrak Tepe idi, sarp ve dik bir kayalığın üzerinde kurulu bir mevzi. Bu mevzi yerini terk edip askerin yardıma gitse teröristler hemen orayı alacak ve bir daha o istikamette ilerleme şansımız kalmayacak dolayısıyla çevredeki askerlerin de yaşamı tehlikeye girecekti.  

 

-“Komutanım yardım et!” Bayrak Tepe en uçtaki son mevzi idi, yardım isteyen ise ondan da ilerlideki son asker. Makineli tüfek nişancısıydı. Irak'tan Leylek Dağına doğru gelen önemli bir yaklaşma istikametini tek başına kapatıyordu, iki şehit yanında ve Allah'la baş başa. Telsizi vardı ve son bir saattir çağrıları devam ediyordu. Yan mevzideki komutanı Asteğmen Ejder Polat hain kurşunla şehit olmuştu.  

 

-“Komutanım yardım et!”  

 

-“Evladım. Ben tabur komutanı, helikopterler bölgeye geldi. Takviye unsurlar birazdan yanında olacak. Uçaklar havalandı. Hepsinin işini bitirecek. Dayan oğlum, dayan.”     

 

Bayrak Tepe ile asıl kuvvetlerin bulunduğu Aktütün arasında ise yaklaşık on beş terörist çembere alınmış, kaçamıyor, hem Bayrak hem de Aktütün timlerinin ateşi ile tek tek vuruluyordu. Bunlar temizlenmeden ne Bayrağa ne de ötesine geçme şansımız vardı. Çemberin bir ucu olan Berçay sırtlarında ise tim komutanı Astsubay Aşkın Yeldiren şehit düşmüş, kalan askerleri ise çatışmaya devam ediyordu.  

 

-“Komutanım yardım et!”  

 

-“Evladım. Merak etme. Birazdan takviyeler gelecek, helikopterler zaten burada, uçaklar da burada olacak, sana yardım edeceğiz. Merak etme. Sakin ol. Etrafını gözetle. Teröristlerin yaklaşmasına izin verme. Dayan oğlum geliyoruz!”    

 

Aklıma geldikçe bu yaşadıklarımız, ''Bizi kim bu duruma düşürdü, kim'', diye isyan ettim kendime. Türk askerini bu duruma kim düşürdü, dedim sertçe. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Dağlıca saldırısında sekiz askerimizin kaçırılma olayı için, “Türk askeri bu duruma düşmemeliydi”, gibilerinden sözler etmiş. Neden soran yok O'na, askeri bu duruma düşüren kimdir, diye, neden? Şimdi medya tartışıyor, “Dağlıca olayının sorumlusu kim?” diye.

    Bunu soranlar önce tarihin tozlu sayfalarını geriye doğru çevirip 90'lı yıllara gelsinler. 13 Eylül 1992 tarihini bulsunlar ve 22 şehit kanının kutsal topraklarımızı suladığı Aktütün'e gitsinler.

  

     Orada görevli genç bir binbaşı vardı, onu bulup saldırıların da şehitlerin de sorumlusunun kim olduğunu sorsunlar. Alacakları tek bir cevap vardır, hükümet, bizi yönetenler, sorumlu siyasiler!

     Dağlıca'da sorumlu aramaya başlamadan önce bulabiliyorsanız eğer 92 baskınlarının sorumlularını bulunuz.

    

      O sorumlular bulunmadan Dağlıca bitmez, daha nice Dağlıca'lar çıkacak karşımıza, yönetenin hesap vermediği bir ülkede şehitler bitmez!

 

      Bu konuşmalar ve yukarıdaki olaylar yakın tarihimize 22 şehitle yazılmış Aktütün çatışmasında geçer. Yıl 1992, aylardan Eylül.

  

     Olaydan daha bir hafta önce bizzat tarafımdan dönemin Cumhurbaşkanı Özal'a brifing verilmiş ve mevcut tehdit anlatılmıştır; Hakurk'ta binlerce teröristin üslendiği, Basyan ve Mezi kamplarında teröristlerin bulunduğu ve bu teröristlerin ''bir parça özgür vatan'' sloganıyla başta ilçe merkezi olmak üzere Şemdinli'deki askeri birliklere imha amaçlı saldırılar düzenleyeceği bizzat tarafımdan anlatılmıştır.   

 

     Doğal olanı, olması gerekeni, devlet olan bir devletin yapacağı derhal bu tehdidi yok etmek olmalıydı ama olmadı, yapmadılar ve biz, onların bu kayıtsızlığı yüzünden Aktütün'de 22, Derecik'te 33 şehit verdik karakol baskınlarında, hem de Cumhurbaşkanı bölgeden ayrıldıktan bir hafta sonra.    

 

    Dağlıca'daki, “Komutanım, yardım et” diyen askerlerin konuşmalarını duyar gibi oluyorum ve içim acı doluyor, yönetene isyan ediyorum düşüncelerimle!

 

    Bugünün dünden farkı yok inanın, değişen bir şey yok, biz de aynı tehdit de aynı. Genelkurmay Başkanımız 12 Nisan 2007'de bir konuşma yaptı, hatırlayınız ve hükümete şunları söyledi:

 

   '' Terör sorununun üç dönemeç noktası vardır.

 

   Birinci dönüm noktası birinci Körfez Savaşıdır. Bu savaşta Türkiye Cumhuriyeti koalisyon güçlerine destek vermiştir. Ancak sonucunda Türkiye zarar görmüştür. 

 

    İkinci aşama; 36. paralelin kuzeyinin Saddam'a yasaklanmasıyla, bunun, kuzeydeki insanları korumakla birlikte aynı bölgede PKK'ya korunma bölgesi oluşturulmuş ve bugünkü durum yaratılmıştır. Hala da bu durum artarak devam etmektedir.  

 

   Maalesef üçüncü aşama yine bir Körfez Savaşı sonrası olmuştur. İkinci Körfez Savaşı'ndan sonra Türkiye yine iki nedenle zararlı çıkmıştır. Bir; coğrafyasına hapsolmuştur. İki; PKK çok büyük bir serbestlik kazanmıştır ve çok miktarda silah ve malzeme, dağılan Irak ordusundan ele geçirilmiştir.  

   Yine Kuzey Irak'a baktığımız zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor; hazırlanmış olan bir taslak anayasa var. Bu iyi incelendiğinde şu görülmektedir: Kâğıt üzerinde federal bir yapı oluşturuluyor. Güney Şii bölgesi, Sünni bölgesi ve Kürt bölgesi diye üç bölge.

 

  

   Ama anayasanın içindeki hükümleri iyi incelediğinizde, bunun değil federasyon, konfederasyon bile olmadığı, gevşek bir konfederasyon yani kopmaya hazır bir konfederasyon şeklinde olduğu görülmektedir. Zaten tarihe de baktığımızda konfederasyonların uzun süreli yaşamadıklarını görüyoruz. Ya kopmuşlardır ayrı devletçikler kurmuşlardır ya da üniter bir yapıya kavuşmuşlardır. Bunların örnekleri var. 

 

    Başka bu anayasadan kaynaklanan, uygulamalarından kaynaklanan ne durum var?

  PKK'nın varlığı orada kök salmıştır. Çünkü Kuzey Irak'ta, Irak güvenlik kuvvetlerinden bir tane silahlı insan dahi bulunmamaktadır. Bugün Süleymaniye hava meydanına indiğiniz zaman, ziyarete gidiyorlar, onu sadece Kürt bayrakları karşılar. Irak bayrağı yoktur. Karşılama töreninde de Kürt milli marşı çalar. Irak'ın marşı yoktur.

    Şu anda Kuzey Irak'ta durum budur. Federal bir yapıda bazı şeyler merkezi olur. Kuzey Irak'ta merkez bankası kuruldu. Bunun anlamı her yönüyle diğerlerinden ayrı müstakil bir yapı oluştu. Merkez bankası para basıyor. Kendi parasını kullanıyor. Böyle bir yapı var." 

 

   Şu soruyu bana sorabilirsiniz: 'Peki Kuzey Irak'a bir operasyon yapılmalı mı?' Yapılmalı. Olayın iki boyutu var. Birincisi sadece asker olarak baktığım zaman, evet yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Olayın ikinci boyutu, siyasi olaydır. Bir hudut ötesi operasyon yapılması için bir siyasi kararın ortaya çıkması lazım.

   TSK, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir.  TSK mensupları, bütün komutanları, hepsi terörle mücadelede artan bir azimle mücadeleye devam ediyor, edeceğiz. Türkiye'nin başındaki bu belayı def etmek zorundayız. Çocuklarımıza bırakacağımız Türkiye'de bu terör belası olmamalıdır." 

 

   Bu açıklamalar Türk milletinin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetleri"nin Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından kamuoyuna açık olarak yapılmıştır. Sade bir vatandaş olarak bu konuşmalardan anladığımız şudur:

 

   1- 1991 Birinci Körfez Savaşı"nda uygulanan dış politika isabetli değildir; bir yandan PKK güçlenmiş, öte yandan sığınmacı meselesi Kürt sorunu olarak uluslararası platforma taşınmış ve Irak'ı parçalamaya yönelik kuzeyde Özerk bir Kürt yönetimi ortaya çıkmıştır.   

   2- 2003 İkinci Körfez Savaşında da uygulanan dış politika isabetli değildir; bir yandan Türkiye coğrafyasına hapsolmuş, öte yandan PKK büyük bir hareket serbestîsi kazanmış, silah cephane temin etmiş ve Irak'ı parçalamaya yönelik kuzeyde Federe Kürt yönetimi ortaya çıkmıştır. 

 

   3-I rak fiilen üçe bölünmüştür; kuzeyde Kürt, güneyde Şii ve Sünni bölgesi. 

 

   4- Irak kuzeyinde fiilen Kürt devleti kurulmuştur. 

 

   5- Bu oluşumlardan ülkemize gelecek tehditleri yok etmek için Irak'a operasyon yapılması şarttır. 

 

    Bir tehdit daha açık olarak nasıl ifade edilebilir? Bir tehdit daha açık nasıl söylenebilir?

 

   Üstelik tehdit altında olan yalnız bugünümüz değil yarınlarımız, çocuklarımızın geleceği, daha ağır nasıl bir tehdit olsun ki, daha nasıl açık söylensin ki! 

 

   Aynı duruma biz 15 yıl önce düşmüştük gene aynı yerde, hemen Dağlıca'nın güneyi Aktütün'de. Bir binbaşının dili ne kadar dönerse o kadar dili dönmüş ve devletin en büyük makamına kuzey Irak'taki tehditler açık açık anlatılmıştır. Siyasi otorite karar almadığı için tehditler uzaktan seyredilmiş ve seyrettiğimiz o tehdit gelip bizi vurmuştur.

 

   Şimdi medya soruyor Dağlıca'nın sorumlusu kimdir, diye, sizce kimdir? 

 

   Aradan yıllar geçmiş, bu kez bir binbaşı değil, bir Orgeneral, Genelkurmay Başkanı, devletin en büyük makamlarına içinde olduğumuz tehditleri tek tek, tane tane, açık açık sıralamıştır ve bunu önlemin yolu olarak da, ''Irak'a operasyon şart'', demiştir.

Ne zaman? 12 Nisan 2007'de.

Dağlıca baskını ne zaman oldu? 21 Ekim 2007'de.

Aradan kaç ay geçmiş? 7 ay!

Ne yapmış bu yedi ayda hükümet? Tartışmış!

Neyi tartışmış? Terörist içeride mi yoksa dışarıda mı?

 

   Başka? “Silahlı Kuvvetler durup dururken operasyon yapacak değil ya, askerlik yan gelip yatma yeri değildir, önce içeriyi halledin sonra dışarıya bakarsınız, teröristler silah bıraksın gelsin siyaset yapsın” işte bunları tartışmış! 

 

   Onlar tartışa dursun, seyrettiğimiz teröristler gelip Dağlıca'da bir piyade taburumuzu basmış, 12 şehit vermişiz, sekiz askerimiz kaçırılmış ama aynı zihniyetteki yönetenler olaylara hep seyirci kalmış, şehit törenlerinde yalancıktan ağlamış ve bugün bize ikinci bir Süleymaniye Vakasını yaşatanlara, bizi bu duruma düşürenlere hesap sorulmamıştır, tıpkı 92'de sorulmadığı gibi.  

Ne olmasını bekliyordunuz ki peki?

 

Yanı başınızdaki yakın ve ağır tehdide seyirci kalırsanız, başka ne olmasını bekliyorsunuz ki? Bu teröristler gidip taburdaki askerlere çiçek verecek değildi ya, elbet hain kurşun atacak, terörist bu, işi bu, işi, bizi şehit etmek! Ama asıl sorun şu; bizi şehit eden kim, şehit olmamıza neden olan kim, siz ona bakınız! 

 

   Ülkemizin istihbarat teşkilatları yok mu, var. Teröristlerin Kuzey Irak'ta nerede oldukları, sayıları, silahları bilinmiyor mu, biliniyor. Bugün, bizim PKK terör ve teröristleri üzerine bilinmeyen hiç bir şey kalmamıştır; para kaynakları, faaliyet sahaları, sayıları, yerleri, silahları, kampları, lider kadroları, arşivleri hepsi biliniyor.

 

 

   Hükümetin tüm bunlardan haberi yok mu, var. Devlet olan bir devlet bekasına karşı mevcut ağır ve yakın bir tehdit karşısında ne yapar? Ne pahasına olursa olsun o tehdidi yok eder. Neden bu hükümet bu tehdidi yok etmiyor, yok etmek için harekete geçmiyor, neden bu tehdidin gelip bizi vurmasına izin veriyor, neden? Dağlıca şehitlerinin sorumlusu kimdir; asker mi, terörist mi yoksa hükümet mi?  Şimdi bir başka oyun oynuyorlar bize; Amerika'nın istihbaratıyla bize harekât yaptırıyorlar! 

 

   Türk Silahlı Kuvvetleri"nin yapmakta olduğu hava harekâtlarındaki hedeflere bir yakından bakınız, hepsinin, Kandil hariç sınırlarımızdan bir adım ötede olduğunu göreceksiniz. Hakurk, PKK'nın ana eylem üssü, Şemdinli'nin iki saatlik güneyindedir.

 

 

   Basyan, PKK ileri üssü, Şemdinli Aktütün karakolunun iki saatlik batısındadır, Mezi ve Şive(Avaşin) Dağlıca ve Çukurca'nın hemen güneyindedir. Buralar bombalandığına göre demek ki, teröristler burada hem de yıllardır burada. Ve bizim hükümetimiz burnunun ucundaki bu tehdidi, bize karşı, ülkemize karşı, geleceğimize karşı, üniter yapımıza, birlik ve beraberliğimize karşı var olan bu tehdidi yok etmiyor, bunun anlamı nedir sizce?

 

   Yakında bahar gelecek ve kış uykusundaki teröristler inlerinden çıkacak. Gene şehit haberleri duymak istemiyorsanız, duyup da ağlamak istemiyorsanız, bu tehdidi yok etmek zorundasınız, bizim için, geleceğimiz için, çocuklarımız için.

 

   “Kahrolsun PKK” diye bağırmak yerine gerçekten bu hain örgütü kahretmek istiyorsanız bu tehdidi yok etmek zorundasınız. Bu tehditler yok olmadığı sürece karakol baskınları bitmez, şehitler bitmez, göremiyorlar mı bu gerçeği!

 

     Medya Dağlıca baskınında askerilerin ihmali var mı yok mu bunu araştırıyor harıl harıl, aylardır bu konuda yayın yapıyor.

 

   Bu kadar yorulmalarına gerek yok, biz açıklıyoruz işte, açık açık söylüyoruz; Dağlıca baskınının sorumlusu hükümettir, bizi yönetenlerdir, sorumlu siyasilerdir başkası değil!  

 

   İşin acısı, sorumlu belli ama hesap soracak kimse yok bizim demokrasimizde, acı olan bu... 

 

   Komutanım yardım et, diyen askere gelince; yüreğinizi ferah tutun siz, merak etmeyin, askerimizin, evladımızın yardıma gittik biz, o şimdi hayatta ve o günlerin hatıralarıyla yaşıyor... 

 

SON HAREKAT'TAN BİR ALINTI.

 
< Önceki   Sonraki >