Aktütün Yiğitleri
|
| İŞİNİZ YOKSA EĞER, SİZE HUDUDU ANLATAYIM |
|
|
Bu gördüğünüz huduttur. Iğdır’ın Aralık İlçesi, İran-Türkiye hududu! Gördüğünüz Büyük ve Küçük Ağrı Dağı. Küçük Ağrı'nın solu, Serdarbulak yaylasının altı Aralık ilçesi Iğdır'ın, sağ yanı Doğubeyazıt hududunu çizer. ![]()
Bu hududu kim mi korur? Asker. Mehmetçik. Nasıl mı?
Ama önce bu hudut kavramı konusunda konuşmamız gerek. Sormuştum size hudut nedir diye? En sade tanımıyla hudut, iki ülkeyi birbirinden ayıran çizgidir. Hudut çizgisinde bazen mayın olur, bazen hiçbir şey olmaz, bazen de her elli metrede bir taş konur. Bazen aradan nehir geçer Yunanistan gibi, ya da Rus hududu gibi, nehrin ortası hudut olur. Bazen de dağlar ve taşlar hududu çizer, İran gibi. Sizinle bir dolaşalım. Anlatacağım yerlere belki de hiç gitmediniz. Türkiye’nin en uçlarına gideceğiz sizinle; Aralık, Nusaybin, Şemdinli ve Van. Önce en uzaktan, ta Aralık’tan başlayalım.
1978 yılının Mayısında kura çektik, tayin yeri için. Bekârım. Kırkağaç eğitim alayı, takım komutanı, sonra bölük. Bir yıl sürdü, 79 Mayısına kadar. Teğmen rütbesiyle askerin karşısına çıkmanın heyecanını nasıl anlatayım size! Genç bir teğmen, eğitim bölüğü, yüzden fazla asker; – 2’nci bölük, sabah içtimasında görüş ve emirlerinize hazırdır komutanım! – Merhaba asker! – Sağol! – Nasılsınız! – Sağol! – Sizler de sağ olun! Tüfek omza! Esas duruş! Rahat! Arkadaşlar beni rahatta dinleyin.
Tarifsiz bir heyecan bu, ifadesi güç! Ben yirmi iki yaşında, asker yirmi yaşında. Eğitim çavuşları tetikte, fırsat kollar ders vermek için bana, ben mi iyi bilirim yoksa onlar mı diye? Kararsız olmadım hiç, okudum ve anlattım onlara doğrusu bu diye. Anlaştık sonunda. Onlar beni kabul etti, ben de onları hep sevdim.
Yıl 1978. Sağ sol davaları almış başını gidiyor. Benim dünyam, askerlerim. Dünyası farklı olan iki kişi var, Kırkağaç’ta; biri Cem Ersever, sonradan bir suikasta kurban gitti, diğeri Kel Memet, şimdi emekli. Ben ortada, sağımda Cem Üsteğmen, solumda Teğmen Mehmet. Alayda her gün çekişme. Ben hümanist, tatlıya bağlama işi bende. O zaman da anlamadım, şimdi de anlamam, fikir savaşı varken niye beden savaşsın?
Gençlik, bir rüzgar, bir esinti geldi geçti. Çıktık nihayet halkımızın karşısına jandarma komutanı olarak. Yer Aralık, yıl 1979, Ağrı Dağı etekleri. O zamanlar Kars’a bağlı bir ilçeydi. Şimdi Iğdır il olmuş, ona bağlanmış. Bir yanı Rusya, bir yanı İran. Ermenistan doğu bloku içinde. Aralık’a komşu ama ben hiç Ermeni görmedim. Muhatabımız hep Ruslar oldu. Aradan yıllar geçti. Doğu bloğu parçalandı. Nahcıvan ortaya çıktı. Bize komşu oldu. Bizi onlara kilometreler bağladı; 49 kilometre İran, 10 Nahçıvan ve 56 Ermenistan. Hududu da, koruyanı da bize bu kilometreler tanıştırdı; Aras nehri kıyılarında piyade ve Ruslar, Ağrı Dağı eteklerinde jandarma ve İranlılar.
Ruslar bir âlem! Ne zaman bir inek ya da koyun geçse yüzerek Aras Nehrini, hemen protokol. Protokol demek, bir hudut olayı üzerinde iki tarafın, bir orda bir burada, karşılıklı görüşmesi demek. Ruslar hiç affetmedi bizim koyunları kuzuları. Ne zaman geçseler serinlemek için Aras’ı, hemen yakaladılar ve bize teslim ettiler. İnanın anlamadım; nasıl eğitmişlerse onlar, bir Rus kuzusunu görmek nasip olmadı ne Aras’ta, ne Türkiye’de. Garipler, geçemediler ki hiç nehri, Rus askeri korkusundan.
Protokoller de bir âlem; kayıkla gelirler bize, üç kişi beş kişi, yanlarında votka. Aşağı kalır mıyız hiç, bizde de rakı. Ama içmeleri bir garip, hep fondip! Hiç unutmam, genç bir teğmen geldi, sırım gibi, adı Aleksiyoviç. Bir fondip, iki fondip, devrildi garibim kütük gibi. Bindirdiler kayığa, bir daha görmedik hiç!
Rivayete göre sürmüşler Sibirya’ya, karıştırdığı için fondiple ciddiyeti. Bilmediler ki, o bir insandı, şişedeki gibi durmadığını votkanın, anlayacaktı yaşayarak. Fırsat vermediler ki Aleksiyoviç’e, anlaması için protokol nedir, fondip nedir!
Hudutlarımız
Önceleri hudut denince, hayal bile edemezdim, neydi ki bu hudut? Gördüm Aras’ı, bir nehir. Dediler, hudut orta yerden geçer. Baktım kimi durgun kimi öfkeli sulara. Bulmaya çalıştım tam ortasını. Kıvrıla kıvrıla geçti gitti dalgalar, çizerek hayalimdeki hududu.
Aras’ta çok hatıraları vardır piyadenin. Her gün iki üç kişi çıkar devriyeye, alır Aras sahillerini, bir o yana bir bu yana gider durur. Bunun adı devriyedir. Devriye demek hududu korumaktır.
Aslında Ruslar korur hududu; tel engel, aydınlatma, devriye yolları, mayın. Bizde ise varsa yoksa devriye, yani volta ya da onun gibi bir şey. Aras’ın dili olsa da konuşsa, ne gördü, neler gördü? Olay da olmadığı için, ne güzeldir hayal kurmak sahilde, rahat rahat ve de endişesiz…
Gelin Aralık’a, Dilucu’na doğru gidin. Bakın güneye; önce Küçük Ağrı Dağı’nı görürsünüz. Sonra, size doğru alçalan dağı ve taşı. Adı huduttur bunun, sakın şaşırmayın. Bir garip geldi bana da İran hududu, dağ, taş ve hudut. Ama en güzeli Süreyya Çeşmesi, su kaynağı, tam hudutta.
Söylendiğine göre, Kraliçe Süreyya hediye etmiş bize. Ağaçlık, serin, su buz gibi. Cennetten bir köşe sanki bir de sivrisinek olmasa! Küçük bir kulübe, adı gazino, jandarma korur orayı, geçmek izne tabi. Hep heyecanlanırdım sınıra gelince, Süreyya Çeşmesi, sağa bak Türkiye, sola bak İran. Bazen de muziplik olsun diye bir ayağımı sola koyardım bir ayağımı sağa; derdim ki bak, bir insan aynı anda nasıl iki ülkede olur? Ben oldum ama bir ayak boyu farkla.
Süreyya Çeşmesinden baktığınızda sınır boylu boyunca uzanır güneye, önce düz sonra dik, Küçük Ağrı Dağı’na doğru. Sanırsınız bu sınır hiç bitmez, ama biter, belki de her şeyin sonu gibi. Kars’ın Aralık ilçesinin sınırı bu, Küçük Ağrı Dağı’nın tam zirvesinde biter.
Siz hiç çıktınız mı Ağrı Dağı’na?
Ben çıktım, ta zirve olmasa da kenarına kadar diyelim. Nasıl mı çıktım? İz takip ederek. Ne izi diye sormayın, biraz garip ama ayı izi bu. Bir gün işte her gün ki gibi, Serdarbulak yaylasına araçla geldim. Baktım bir iz var, hem de kocaman. Takip ettim. Zirveye az kalmıştı ama ulaşılacak gibi değil, bıraktım.
İran sınırı boş gibi bir şey, önceden demiştim size. O zamanlar terör yok terörist yok. Hududa çıkar asker her üç beş kilometrede bir. Hava kararırken çıkılır sabaha kadar. Can dayanır mı buna; bir değil, iki değil, her gün, cumartesi yok, pazar yok. Nasıl geçer diye sormayın bu koyun ya da kaçak veya kaçakçı? Zaten uzaktan baksanız sınıra, anlamakta bile güçlük çekersiniz, neresi İran neresi Türkiye diye?
Yıl 79. İnce sırım gibi Rahmi Bey Belediye Başkanı. Sevecen mi sevecen. Düğünüme bile geldi başkan. Zaten bir tek O vardı oradan. Sonradan da hep anlatıp durdu bunu orada. Köy muhtarları koyun vermiş ona: “Bu da bizden komutana hediye’’ diye. Ben hiç görmedim o hediye koyunları, o söyledi: “Senin bende elli koyunun vardı ama İranlı hırsızlar çaldı’’ diye. Yoksa İran’a şimdiki kızgınlığım bundan mı acaba, bilinçaltında kalmış!
Nasıl ki hudutla Aralık’la tanıştım, kaçakla da tanışmam orada oldu. O zamanlar koyun İran’da pahalı. Dadandı İranlı hırsızlar bizim koyuna, gitti birer birer yurdunu yuvasını terk ederek bizim garipler. Ben engelleyemedim, üzgünüm. Alay Komutanı Albay Öker, kulakları çınlasın, derdi bana: – Üzülme evladım. Bu iş başka iştir. Sen iyi araştır, bunlar götürmesin kendi koyununu İran’a, çaldılar diyerek?
O gündür bu gündür düşünüp dururum bizim garip koyunları: Acaba kendileri mi gitti İran’a, yoksa zorla mı götürdüler onları? Hâlâ bulamadım cevabını. Rastlayabilsem bir tanesine soracağım ama geçti aradan kocaman 27 yıl. Nevres isimli bir yüzbaşı vardı, hudut bölük komutanı, cıva gibi ama o bile denk getiremedi koyunları, namus bildiğimiz sınır aşılırken bir bir…
Nasıl ki Rusya ile aramıza koyun kuzu girerdi, ciddi ve resmi görüşme için, İran’la ise daha farklıydı durum. Derin müzakereler yapardık hududu çizen taşlar için. Birbirinden uzağa dizilmiş şöyle yarım metre boyunda, eni bir karış bir dikili taş, ayırır sınırları birbirinden. Bu taşlar hep başımıza dert oldu. Taş bu, yağmur yağar, kayar yarım metre ya sağa ya sola. Hemen İran’la protokol. Ciddi ciddi yapılan ve günlerce süren görüşmeler sonucu buluruz eski yerini taşın. Çekeriz yarım metre sağa ya da sola.
Aslında bu bir eğlencedir her iki taraf için. Protokol demek karşıya geçmek demek. Biz can atarız geçmek için, onlar da bizim gibi. Bir merak işte karşıyı görebilmek! Biz gideriz onlar gelir, çoğu zaman dost bile oluruz.
Hiç kaçakçı görmedim ben, ancak duydum onlardan bahsedildiğini. O zamanlar ülkede elektronik eşya şimdiki gibi değil, aramakla bulamazsınız porselen yemek takımları, termoslar, küçük radyolar, sigara, makyaj malzemelerini. En gözde kaçak mallardı o tarihte. Batıdan doğuya geziler tertip edilirdi, ticari ve turistik, bu pazarlar için.
Sahi, kaçak pazarı ne demek size söylemedim. O yıllarda sınırdan geçen demin saydığım mallar doğru ilçe merkezine gelir, o ilçenin adıyla tanınan pazarlarda satılırdı. Doğubeyazıt Kaçak Pazarı, Nusaybin Kaçak Pazarı gibi, hepsi ün salmış.
Kaçak pazarı bir gariptir. Kimse çözememiştir sırrını. Her şey satılır kaçak olan, ama kimse karışmaz. Arada sırada bir arama yapılır ama kaçak olan bir şeye de rastlanmaz. Bir rivayete göre, her vitrinde bir mal sergilenirmiş. Güya onun faturası olurmuş. Diğer mallar depoda, satıldıkça bir tane daha konurmuş.
Olabilir belki bu ama bir de ilçeden çıkmaya görün! Yolda arama varsa ve siz de alışveriş yaptıysanız, elinizdeki tüm mala el konur kaçak diye. Anlamadım bu nasıl olur? Ama biliyorum ki yıllarca oldu bu. Bu anlattığım 1979’da ve de 86’da geçer. Sonradan Ankara’da Amerikan Pazarı, Rus Pazarı kuruldu.
Bunları İstanbul’da Doğu Bank mı öyle bir şey, diğer pazarlar hızla takip etti. Fiş yok, fatura yok, hepsi yabancı menşeli mallar. Ama satıldı bunlar yıllar boyu. Nasıl satıldı herkesin gözü önünde bilmem ama satıldı.
Daha ziyade kan davaları yordu bizi. İlçe küçük. Bir gün Kaymakam Bey’in odasındayım, ilçenin genel asayişinden konuşuyoruz. Bir ara yakından silah sesleri gelmeye başladı. Hemen koştum, peşimde muhafız bir kişi. Birinci kattayız. Baktım pencereden, bir insan nasıl bu kadar soğukkanlı vurulur? O an da gördüm; elinde tabanca, tek tek attı mermileri, on beş metre uzakta bir adama. Çaresiz atladım, deyin ki altı ya da yedi metre, serde gençlik var ya! – Dur! Teslim ol! Jandarma!
Dedim ama dinlemedi ki. Vurulan düştü yere, katil başladı kaçmaya, biz de peşinden. Bende Takarof var, 7.62, Rus yapımı. Belimden çıkardım. Doldurdum ve bağırdım bir yandan koşarken: – Dur! Yoksa ateş ederim.
Durmadı ki! Hâlâ kaçıyor. Dedim ateş edeyim havaya birkaç el. Ne şans! Patlamadı. İkinci mermiyi sürdüm namluya ve koşuyorum nefes nefese. Tekrar ateş ettim. Yok, edemedim, patlamadı. Aramızda yirmi metre kadar bir mesafe. Geri döndü, baktı bize, elinde silah. Bir an tereddüt etti. Ateş etse vururdu bizi. Anladı bunu ama etmedi, gözlerinde gördüm kararsızlığını. Tekrar bağırdım: – Dur! Jandarma!
Yön değiştirdi ve herhalde beni yanlış anladı, jandarmaya doğru koşmaya başladı, yani karakola. Nöbetçi şaşkın. Bizi izliyor. Sandım, mevzilenecek, ateş edecek ama nerde! Gerçekten şaşkın, dondu kaldı Mehmedim. Kovalamaca sürüyor. Elinde silah, nöbetçiye kadar geldi. Tabancayı yere koydu. Ellerini havaya kaldırdı ve teslim oldu. Yetiştik. Emniyete aldık. Baktım silahına hâlâ mermi var, üstelik namluda. Adımız Uçan Teğmene çıktı bu olay duyulduğunda. Halbuki uçmak kim biz kim…
79’da terör de yoktu terörist de. Aslında bizim bölgeden başka her yerde varmış da bizim haberimiz yokmuş. Sonra anladım bunu yıllar geçince. Yine o zamanlar PKK adı bize pek aşina değildi. Benim bölgemde Kara Hacılı köyünden Ahmet Kesip vardı.
Güya teröristmiş ama ben terörist nedir bilmiyordum ki! Bana göre bir eşkıya idi hani adam öldürür de dağa kaçar ya, onun gibi bir şey. Bu eşkıya yüzünden çok da sıkıntı çekmiştim. Ağrı Dağı’nın dili olsa da anlatsa. Az mı takip ettik onu, karda, tipide, çamurda. Ele geçiremedik bir türlü.
Terörist lafı gerçekten yabancıydı bana. Daha ziyade solcu, komünist diye adlandırılırdı insanlar o zamanlar. Bir Zülali vardı, öğretmen. Naptı, netti, devirdi müdürü oldu vekil liseye. Dediklerine göre azılı komünistti. Çok konuştuk onunla. Görünüşte iyiydi. Ama dikkati çeken, batıdan öğrenciler sıra sıra gelir, liseden diploma alır giderdi. Acaba o yıllarda mı kaybetmiştik biz milli eğitimi?
Sonra bir de müzahirler vardı, bir de olmayan ya da teröre destek veren, vermeyen. Hemen planlar yaptık. Haber topladık. Belki de sizin fişleme dediğiniz şey o zaman başlamıştı, bilinmez. Teröre destek veren vermeyen, seven sevmeyen, müzahir olan olmayan, sempatizan partizan, saymakla bitmez bunlar.
Bu müzahir lafını da hiç anlamadım. Bu lafı yazarken hep düşünürüm; müzahir kim, olmayan kim, olan kim? Müzahir olan seven mi sevmeyen mi? Sonra anladım yanlısı gibi bir şey terörün, teröristin. Ama illa onu söyleyecek ya da yazacaksınız, yoksa cümle ağır olmuyor. PKK’ya müzahir adam, örgüt ya da köy veya köylü. PKK yanlısı deyince hafif kalıyor cümle PKK’nın yanında.
Bu gençlik var ya bu gençlik, bambaşka bir şey. Hani şu kavak yellerinin estiği yıllar. Genç olmak ne güzel bir şey, dünya umurunuzda değil. Biz de gençtik o zamanlar, bu gençliği de yaşadık. Bazen kızıyorum kendime. Diyorum; niye görmedin o zamanlar, şimdi gördüğünü? Dedim ya gençlik işte, kızmamak gerek. Aradan çok uzun yıllar geçti. Şimdi anlıyorum biz hududu nasıl koruyormuşuz meğer. Nasıl mı?
Anlatacaklarım sır değil.
Askeri sır hiç değil, herkesçe malum olan nasıl sır olabilir ki?
Aralık’tan çıkın Dilucu’na doğru. Daha ilk kilometresinde yolun, hududu görürsünüz. Karşınıza bütün heybetiyle Küçük Ağrı Dağı çıkar. Onun zirvesinden kuzeye doğru göz atın. Gördüğünüz huduttur; üç binli rakımlardan iki binli rakımlara doğru alçalan bir dağın etekleri. Gözlerinizi kapayın. Uzun ve yorucu bir seyahate çıkalım sizinle. Hayal edin, Küçük Ağrı Dağı’nın bulutlu zirvesini. Çok yüksek! Sert rüzgâr ve soğuk bir hava. Elleriniz üşüyor. Ovuşturun.
Hafifçe boynunuzu içeri çekip büzülün paltonuzun içine. Kaşlarınızı çatıp kısık gözlerle İran’a doğru bakın. Bulunduğunuz yerden doğuya doğru alçalıp giden geniş bir arazi. Hava bulutlu. Fazla bir şey göremezsiniz; ovalar, az bir ağaç, birbirinden uzak birkaç taş yapı, karakol. Ovaları ayıran dümdüz, bazen da kıvrılan yollar. Başınızı sola doğru çevirip kuzeye bakın.
Gene alçalan bir arazi ve ufukta köy benzeri yığılmış binalar. Gördüğünüz Aralık Devlet Üretme Çiftliğidir. Onun hemen solunda, ona yakın birkaç düzgün bina, jandarma, şimdi piyade oldu. Bu binalarla aranızda kalan kırk kilometrelik bir boşluk, bu huduttur. Bulunduğunuz yerden ağır ağır inmeye başlayın. Varsa bir keçi patikası izleyin.
En iyisini onlar bilir, dağa tırmanır ya da inerken. Ara sıra karşınıza yarım metre boyunda, beyaz, üzerinde hem Türkçe hem de Farsça rakamlar olan taşlar çıkar. Bunlar da hudut taşıdır. Üzerinden gülerek bir sağa bir sola atlayın. Sola atladığınızda Türkiye, sağa atladığınızda ise İran’dasınız. Bir adım boyu farkla iki ülke üzerinden atlamış olmanın garip sevincini yaşayın.
Üç beş kilometre de bir elinde silah, hududu bekleyen kahraman Mehmetçiği selamlayın, gururla, övünerek, evladım diyerek. Bu anlattığım yerlerde tek başına olamayacağınız için size refakat eden mutlaka bir subay vardır. O zaman Mehmetçiği görürsünüz; bir yerde, bir dağın başında, in yok, cin yok. Mehmetçiğin gür sesi hudut boyunca dalgalanır: “Asil Türk milletinin namus ve şerefini, vatanın bölünmez bütünlüğünü…
İnanın bana zor tutacaksınız kendinizi ağlamamak için. Ya da gözyaşlarınız yanaklarınıza düşecek, gözleriniz ışıl ışıl parlayacak, yüreğiniz gururla dolacak, “Aslanım benim, yiğidim benim, vatan size minnettardır’’ diyeceksiniz içinizden.
Onu nöbet yerinde tek başına bırakacak ve gene ağır ağır inmeye devam edeceksiniz. İşte o kırk kilometrede karşınıza çıkacak olan üç şey budur; en başta Mehmetçik, sonra hudut taşları ve de kuşlar, tavşanlar, tilkiler, keklikler. Sahi size söylemeyi unuttum. Hudut gündüz görünür, gece ise karanlık, her yer zifiri karanlıktır. Kimse bilmez gecelerde ne olduğunu? Ben size gündüzü anlatıyorum, yani gözün görebildiğini.
O yıllarda kule filan yoktu. Üç beş kilometrede bir iki asker, hududu gözler, yani dağı. Gündüz olduğu için nöbete çıkan asker, gözün görebildiği alan kadar bu huduttan sorumlu olurdu. İşte hudut koruma budur! Gündüz kim mi geçer? Deliler. Evet, huduttan gündüz deliler geçmeye kalkar.
Gündüz kanunsuz olarak hududu geçmeye kalkıp da asker tarafından yapılan ‘’Dur!’’ ihtarına uymadığı için vurulanların çoğu ya delidir ya da divane. Bu yüzden gündüz hudutta pek olay olmaz. Olsa da pek nadir. Gece. Karanlık. Gözün göremediği bir bilinmez. Hudut koruma da bu bilinmezin yarattığı dünyada olur. Karanlıkta. El etek çekildiği zaman. Hudutta görev yapmış yakınlarınız varsa, sorabilirsiniz gece nedir, diye? Ne şiirler yazılmıştır geceler üzerine, tahmin bile edemezsiniz.
Bahsettiğim yıllar 79-81 arası. Hudut karakollarında akşam yemeğinin de bir saati yoktur. Yemek bile geceye göre ayarlanır. Genellikle hava kararmadan bir saat önce yemeğinizi yersiniz. Yanınıza iki arkadaş verilir. Alırsınız tüfek ve teçhizatınızı. Size verilen nöbet ya da pusu yerine doğru ağır ağır gidersiniz. Yerinize vardığınızda artık hava kararmıştır.
Tüfeği İran’a doğru çevirir, toprağa uzanır ve beklersiniz. Ne zamana kadar? Sabaha kadar. Evet, sabaha kadar. Gelin bir hesap yapalım. Diyelim ki akşam saat yedide yerinizi aldınız. Sabah beşte de nöbeti bırakıp uykuya daldınız. Kaç saat? On saat. Bu ne demek? Bu şu demek; on saat, tüfeğiniz İran’a çevrili olacak, gecenin karanlığında, ‘’hududu geçen var mı yok mu’’ diye bekleyeceksiniz. Nasıl olur bu? Oldu. Hem de yıllarca.
Yıllarca İran hududunu böyle koruduk işte. Sabah olunca, gene alırsınız tüfek teçhizatı, başlarsınız ağır ağır karakola dönmeye, dağa taşa bakarak ‘’iz var mı’’ diye. Aradığınız iz ne ola ki? En başta koyunun kuzunun geride bıraktığı ya da atların nalı veya ayak izi. Saydıklarım ne kadar çoksa, vereceğiniz rapor da ona göre yazılır. Örneğin, gördüğünüz ize göre şöyle bir rapor çekebilirsiniz, üstünüz olan makama: – Şu gün, şu saat, şu hudut taşları arasında yapılan iz kontrolünde, üç adet ata ait nal izinin İran’dan Türkiye’ye giriş yaptığının tespit edildiğini ya da yaklaşık iki yüz adet küçük baş hayvan izinin bulunduğunu, izlerin İran’dan giriş yaptığı, kaçak koyunu getirenlerin tespit edilemediğini, hududu bu bölgede korumakla görevli şu ve şu kişiler hakkında görevi ihmalden soruşturmaya başlandığını, kimliği meçhul kaçakçı ya da kaçakçıların takibine başlanıldığını, neticeden ayrıca bilgi verileceğini… Adı? Giriş kaçakçılığı. Geçenler? İnsan olarak kimliği meçhul, hayvan olarak sayıları bilinmiyor.
İşte size huduttan bir geçiş, buyurun size kaçakçılık. Dedim ya bilemezsiniz bu şartlarda geçen terörist mi, kaçakçı mı, mülteci mi, koyun mu, kuzu mu? Görevi ihmal edenler ne olacak? Doğru mahkemeye, en az yirmi gün hapis, başkaca bir suçunuz yoksa eğer.
İz yoksa ne mutlu size. Ağır ağır dönersiniz yuvanıza. Kahvaltı yapar, uyursunuz. Öğleden sonra yemek, biraz spor, biraz atış, biraz eğitim. Vakit gelmiştir artık, doğru hududa. Mevzi al, tüfeği İran’a doğrult ve bekle. Yine bekle. Yine bekle, sabaha kadar.
Bence çözülmesi gereken ilk sorun burada yatar. O gecelerde ne olur, ne biter hudutta? Kim gelir, kim geçer? Asker ne yapar? Bunu kimse bilemez! Kimse neyin gelip geçtiğini bilemez. Ama asker daima huduttadır, hududu bekler. Terörün olmadığı o yıllarda dedim ya iki üç asker hudutta. İki nöbet yeri arası, nerden baksanız iki üç kilometre. Aydınlatma yok, tel yok, mayın yok, yol yok. Ne yapsın asker! Peki, bütün gece asker ne yapar? Hudut namustur, nöbet ise kutsaldır. Asker nöbetini tutar.
Bakın dosyalara, hudutta uyumaktan kaç asker ceza almıştır? Bu rakamlar size gerçeği söyler. Peki, ne olacak? Bir şey olacağı yok, o hududa çıkacak ve görevinizi yapacaksınız. Nasıl mı? Nasılına gelince, hudut komutanı olarak tedbir alacaksınız, asker uyumasın diye.
İsterseniz çay dağıtabilirsiniz gece on ikide, ekmek arası köfte verebilirsiniz. On saat bu, çay içmeden olur mu hiç! Ya da bir kontrol devriyesi çıkarıp bakabilirsiniz ’’uyuyan var mı’’ diye. Bu gece bitecek ve bu nöbet tutulacak. Artık maharetinize kalmış, erleri uyutmamak. Belki de şu çay işini biz icat ettik. Her gece saat onda ve ikide, iki sefer bazen de üç sefer çay dağıttık, uyumasınlar diye evlatlarımıza.
Gördünüz mü hudut hayatını? Hepsi bu işte. Bir gece. Her gece, bir diğerinin aynı olan bir gece. Dolayısıyla hudutta görev yapan askerler, gün saymaz diğerleri gibi, gece sayar, sadece gece. Bu geceler hiç bitmez gibi gelir insana, biter ama bir de bize sorun nasıl biter?
Hududu nasıl mı geçiyorlar? Geçerler. On kilometre hudut hattı olsa, yüz askeriniz olsa, her kilometreye on asker düşer. Ama en az otuz kişi gündüz faaliyetlerine ayırmak lazım. Kaldı yetmiş. Yani yedi asker bir kilometreye. Bunun izni var, istirahatı var, hastası var, olur bu sayı beş.
Yani her kilometre hudut hattına beş asker! Karanlık, ay ışığı yok, göz gözü görmez. Kaldı ki kaçakçı ve terörist hududu bizden iyi bilir, araziyi iyi bilir. Hani demiştim ya hava kararırken hududa çıkarız diye, işte onlar bizi gözetler. Şu ya da bu şekilde nerede pusuda olduğumuzu dahi bilirler. Ölüm korkusu bu, geçeceğiniz ya da aşacağınız hududa gelmeden epey keşif yapmanız gerekir. Bir gün, iki gün, üç gün gözetlersiniz. Emin olduktan sonra iki pusu arasında geçip gidersiniz. İşte hep sorduğunuz sorunun cevabı: Huduttan böyle geçerler.
Hayalinizi belki zorlar bu olay ama anlatayım; bildiğiniz gibi Küçük Ağrı’nın zirvesi huduttur. Kışın kar yağar. Nasıl tutacaksınız askerinizi Ağrı’nın zirvesinde? Tutamazsınız. O bize emanet. Karın, soğuğun içine nasıl atarsınız? Atamazsınız! Gece bu, ayaz, soğuk ki ne soğuk! Hareketsiz bir saat, iki saat durmak demek ölmek demektir. Dolayısıyla biz çıkamayınca zirveye, kaçakçılar bunu iyi bilir, onlar da rahat rahat zirveden geçer. Bir ara gittik baktık, gündüzün ve kışın, ayak izinden karda yol olmuştu ama ne çare…
Ağrı Dağı hududu uzun yıllar böyle korundu. Bir değişiklik olmadıysa eğer hâlâ da böyle korunur. Burada önemli olan veya dikkatinizi çekmek istediğim, çiledir. İnanın bana hudut görevi yapmak demek, çile çekmek demektir. Evet, bildiğiniz çile. Hudut öyle kolay değil. Göründüğü gibi değil. Korumak kolay değil. Kolay olanı sormak: – Bu huduttan nasıl geçerler kardeşim? Tonlarca uyuşturucu, milyonlarca koyun kuzu, binlerce ton akaryakıt, binlerce terörist ve diğer mal ve kaçakçılar bu hudutlardan nasıl geçer? – İşte hudut, işte asker, bu huduttan saydıklarınız geçer! – Peki, ne olacak? – Olacak bir şey yok! Hudut aynı hudut, asker aynı asker, kaçakçı aynı kaçakçı, terörist aynı terörist, bunlar geçer, asker hududu koruyamaz tek başına. – Peki, ne yapacağız, bu böyle mi devam edecek? – Bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Biz bir devletiz. Demokrasi ile idare ediliyoruz. Bizim hür irademiz ile seçtiklerimiz var. Onlara maaş veriyoruz, araba veriyoruz, kat yat veriyoruz bizi ve devletimizi idare etmeleri için. Aslında bu soruları kendine sorması gereken biz değiliz, onlar, yani seçtiklerimiz. – Hudutlar korunamaz mı? – Korunur. – Niye korumuyoruz? – Seçtiklerimize soracağız, niye korumuyorsunuz diye. Onlar zaman bulup da hudutlardan doğan tehlikeyi görür, görür de korumaya karar verirse hudutlar korunur. Unutmayınız ki, şehit olan biziz. Kaçak yüzünden hayvancılığı ölen biziz. Ekmek parasına muhtaç olan biziz. Evladı hudut boyunda çile çeken biziz. Ateş hep bize düşüyor, yağmur hep bizi ıslatıyor. Bu bir hesap meselesi. Hesabı olan biziz, hesabı soracak biziz, verecek onlar…
Neyse, dönelim hududumuza. Yıl 1979. Neydi ki, akılda kalan Aralık’tan, hudut, dağ ve taş, bir de asker. Yüz yıl önce de böyleydi, aradan geçti yüz yıl, değişen bir şey olmadı. Hudut dağlardan geçti, taşlar hududu çizdi, asker de hudutta çile çekti. Özeti bu.
Kaçakçılığa gelince; hudut kavramı, kaçaktan ayrılmadı hiç. Rahmetli İnönü’nün 1930’larda yazdığı raporda belirttiği gibi, o yıllarda da kaçak vardı, bu yıllarda da alabildiğine var. Anlayamadık bu işi, bilemedik bu iş ekonomi işi. Komşularımızla ticari bir denge kuramadık.
Onların ekonomisinde etkili olamadık. Kimine düşman dedik kapıları kapadık, kimine dost dedik sınırları açtık. Her işimiz böyle midir nedir, bir türlü bulamayız ortasını. Belki de gelişmekte olan ülkelerin sıkıntısı bu. İthalat ve ihracat rejiminde bir türlü dengeyi tutturamadık. Ama biliyorduk, İran’da mazot on kuruş, biz de yüz kuruş. Orada koyun beş lira, bizde on lira. Orada elektronik ve beyaz eşya bol ve ucuz, biz de yeni yeni vitrinlerde o yıllarda.
Ekonomistler daha iyi bilir, koyun bizde ucuz iken niye İran’a et ihraç edemedik ki? İranlı hırsızlar, aldı gitti Türk koyunlarını birer birer, engel olamadık. Şimdi değişen ne ki; bizde pahalı onlarda ucuz ama koyun gene gümrükten geçmez, huduttan geçer. Hal böyle olunca ve hudut da korunamayınca kaçakçılık devam eder durur, 1979 da olduğu gibi.
Böyle düşüne düşüne yıllar birbirini kovaladı. Aradan geçti beş yıl. Kan kanı çeker derler ya gene geldik hududa. Nusaybin, yıl 1986, hudut bölük komutanı olarak. Orada gördüm kaçakçı nedir, kaçak nedir? Terör de alevlenmiş, on yaşında kaçırılanlar örgüte koca delikanlı olmuş, fırsat kolluyor öldürmek için insanı. İnsan insanı öldürür mü hiç! Tanrı’nın en kutsal varlığı, nerden bileyim o zamanlar, insandan katil de yapılırmış, programlarsan eğer, tıpkı robot gibi! Bizim terörist Ahmet de suyolunda kırılmış, ele geçen dokümanlardan anladık. Yine o zamanlar, Mahsun Korkmaz diye bir ölüm akademisi kurulmuş, bizim Ahmet’in de adını bir odaya vermişler, öldürdüğü masumların çokluğundan unutulmasın, anılarda yaşasın diye…
86’ya kadar ağabeylerimizin hudut maceralarıyla büyüdük biz. Suriye hududu dillerden düşmezdi o yıllarda; Hatay, Samandağ, Soğukoluk, Gaziantep ve yukarı doğru Nusaybin, Cizre. Anlatırdı büyüklerimiz nasıl pusu attıklarını, hududu geçenleri günlerce nasıl takip ettiklerini, anlaşmalı geçişleri, çatışmaları.
Bize bir masal gibi gelirdi bu anlatılanlar ve heyecan duyardık bir an önce hududa gitmek ve benzer maceraları yaşayabilmek için. Her maceranın sonu, ‘’evlat, hudut namustur’’ sözüyle biterdi. Biz hep namus bildik hududu, hep öyle koruduk canımızı dişimize takarak...
HESAPLAŞMA KİTABINDAN BİR RAMAZAN SOHBETİ.
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Popüler
- PEKİ, YAHUDA BU GÜCÜ NERDEN ALIYOR ?
- AKTÜTÜN KARAKOLU'NA SALDIRI
- Erdal Sarızeybek Siyaset Meydanı Görüntüleri
- Ntv - Ergenekon Soruşturmasıyla İlgili Açıklamaları
- Erdal Sarı Zeybek 17 Mart 2008 Haber Masası Programı Görüntüleri
- YAHUDA'NIN GÜCÜ
- PKK, NEDEN AKTÜTÜN'E SALDIRDI?
- SAVCI ZEKERİYA ÖZ HAKKINDA SUÇ DUYURUSUDUR!
- Erdal Sarızeybek - Teke Tek Programı
- ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜ AMA PKK DEĞİL ÖYLE Mİ?





















Emekli Albay Erdal Sarızeybek, öneri ve eleştirilerinizi bekliyor. Görüşlerinizi belirtmek için 



