SÖZÜN BİTTİĞİ YERDE SON HAREKAT! Yazdır

 SON HAREKATIN YAPILACAĞINA İNANIYORUM;

YA BİZ YA ÇOCUKLARIMIZ BU HAREKATI YAPACAKTIR.

DİLEĞİMİZ; BIRAKSIN BİZ YAPALIM BU HAREKATI VE

ÇOCUKLARIMIZA GÜVENLİ VE HUZURLU BİR ÜLKE BIRAKALIM. 

 Soldaki dere yatağından Aktütün’e geldi teröristler, sağda iki kola ayrılıp sırtlar hattını tırmandılar bir gece yarısı. Gün ışırken sağ ortada gördüğünüz tepe ve sırtları çevirdiler ve derken korkunç bir çatışma başladı…

Bu kitap;

Türk tarihinin tüm sayfalarını kanlarıyla yazmış,

bize bu vatanı emanet etmek için can almış ve can vermiş

vatan evlatlarına ithaf edilmiştir.

 

AZİZ ŞEHİTLERİMİZ RUHLARINIZ ŞAD OLSUN!

SİZLERİ UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ…

 

 İlk Sözler


 

- Komutanım yardım et!

Gün doğumuyla başlayan çatışma beş saattir aralıksız sürüyordu. Irak’tan gelen teröristler Meşelik, Leylek Dağı, Dereyanı, Konur istikametinden ellerinde roket, makineli tüfek ve el bombalarıyla dört koldan Aktütün’e saldırıyordu. Saldırıyı bekliyorduk, tedbirler alınmıştı ama bu kadar da çabuk olacağı, bu kadar da kalabalık gelecekleri hiç hesapta yoktu. Ortalık cehennem gibiydi; kimin kime ateş ettiği belli değil, çok güçlü patlamalar, aklı başında düşünmek ve karar vermek olanaksız... Bir ara telsizden gelen konuşmalar dikkatimi çekti. Meşelik bölgesinde bir asker, komutanım yardım et, diyerek çağrı yapıyordu.  Anladım ki yalnızdı, tek başına kalmıştı teröristlerin ortasında, yanındaki iki asker şehit ve kendi yalnız.

 

- Komutanım yardım et!

Ona en yakın mevzi yaklaşık beş yüz metre uzağındaki sarp ve dik bir kayalığın üzerinde kurulu Bayrak Tepe idi. Buradan yardım gidemiyordu çünkü bölgesinde çatışma sürüyordu. Kaldı ki bu mevzi bölgeye hakimdi, arazinin kilit noktasıydı, terk ettiğimiz anda teröristler hemen oraya yerleşir ve bir daha o istikamette ilerleme şansımız kalmazdı, yardıma da gidemezdik. Öteki mevzilerin de Bayrak’tan bir farkı yoktu, hepsi arazinin hakim noktasında ve hepsi çatışmada… İki yüz metre uzakta Bayrak Tepe ile karakol arasında bir gurup teröristin çembere alınmış olduğunu fark ettim,  yoğun ateş baskısı nedeniyle kaçamıyordu. Yardıma gidebilmek için bu çemberin üzerinden aşmak gerekiyordu ama nasıl? Çatışma dört bir yanda sürüyordu, ateş altından geçmek imkânsızdı. Olan bitenden habersiz Mehmetçik son bir umutla sesleniyordu bize, dayanmak zordu bu çağrılara.

 

- Komutanım yardım et!

Bayrak Tepe, Ot Yeri Gediğinin Leylek uzantısındaki son mevzi idi. Yardım isteyen ise daha güneyde,  Leylek Dağı yamaçlarında kalıyordu. Makineli tüfek nişancısıydı. Irak’tan doğuya gelen en önemli yaklaşma istikametini tek başına kapatıyordu. Yalnızdı ama onlarca teröriste karşı tek başına kahramanca çatışmayı sürdürüyordu. Yan mevzideki tim komutanı Asteğmen Ejder Polat da şehit olmuştu. Çemberdeki teröristlerle çatışma ise hala devam ediyordu, hainler kaçamıyor ama biz de geçemiyorduk o yoldan. O anda dağlar taşlar bile teröristten yanaydı, her kayanın ardında bir hain, nişan alıp ateş ediyordu üstümüze, ilerleyemiyorduk.  Zaman ise akıp gidiyor, yardım isteyen telsiz çağrıları içimizi yakıyordu, dayanmak gerçekten zordu, gerçekten zor.

 

- Komutanım yardım et!

Karakol ile Aktütün mezrası iç içedir; geceden köye sızan teröristler evlere yerleşmiş, yakın mesafeden mevzilerimizi ateş altına almıştı. Öylesine yakındılar ki bize, karakolun giriş kapısına kadar gelen bir terörist havan nişancısı astsubay tarafından vurulmuştu. Çok güçlü patlamalardı hatırladığım, çok güçlü. Her yerden roket, havan ve mermi sesi geliyor ve hangi mevzide ne olup bittiği anlaşılmıyordu. Bir ara, çemberin diğer ucu olan Berçay sırtlarında tim komutanı Astsubay Aşkın Yeldiren’in şehit olduğu haberi geldi. Aynı anda, yardım için öne atılan Konur köyünün korucularının pusuya düştüğünü öğrendik, bir korucu şehit olmuştu. Karadan gelecek takviyeden umut kalmamıştı, yol uzak, pusu var, mayın var, yetişmeleri zordu. Bölgeye yalnızca Kobra helikopteri yanaşıyor ama çatışma yakın mesafede sürdüğünden faydası olmuyordu. Yaralılar bile kendi başına kalmıştı, durum vahimdi. Bayrak Tepeye giden yol temizlenmeden öteye geçme şansımız hiç yoktu. Telsiz çatışma boyunca hiç susmadı; Komutanım yardım et! Allahım ne acıydı bu!

 

Okuduklarınız yakın tarihimize 22 şehitle yazılmış Aktütün çatışmasında geçer[1]. Yıl 1992 aylardan Eylül’dür. Şimdi acıyla hatırlıyorum o günleri, yardım isteyen askerimizin sesi kulağımda çınlıyor. Sonra Dağlıca aklıma geliyor, yapılan telsiz çağrılarını duyar gibi oluyorum: Komutanım yardım et, Komutanım yardım et!  Ardından korkunç bir çatışma ve şehitlerin görüntüleri, aileleri, çocukları geçiyor bir bir gözlerimin önünden. Acı dolu feryatlar yakıyor bizi. Yüreğimiz yanıyor, kim dayanabilir bu acıya diye kendime soruyorum. Bizi bu hallere kim düşürdü, diyorum kim? Mehmetçiği bu hallere kim düşürdü? Hiç aklınıza gelmiyor mu bu soruyu sormak?

 

Aslında her şey 70’li yıllarda başlamıştı; ASALA cinayetleriyle ortaya çıkan Yahuda sözde bir Ermeni sorunuyla bizi küresel güçlerin siyasetine çekti. Tarihin derinliklerinde boğuşmaktan, biz  bu oyunu fark edemedik. Ardından gelen PKK katliamlarıyla yeni bir sayfa açıldı; ABD 1991 Körfez savaşıyla oyuna girdi ve Saddam’ın vahşetini sözde bir Kürt sorunu olarak Ermenilerin yanına çekti. Yahuda yine başarmış, kutsal topraklara bir adım daha yanaşmıştı.

 

Mart 2003 Irak savaşı ikinci bir dönüm noktası oldu Yahuda için; ABD artık geri dönmemek üzere Körfez’e el atmış ve Barzani’yi stratejik ortak ilan etmişti. Önce Kerkük’ü işgal ettiler, ulusal çıkarlarımızı postalla çiğnediler. Derken 4 Temmuz 2003’te Irak’ın Süleymaniyesinde 11 Mehmetçiğin başına çuval geçirdiler. Olayı duyduğumuzda yer gök delinir sanmıştık ama olmadı, ne yer sarsıldı ne de gök. ABD’ye nota verin, diye haykıran seslere ise Başbakan, bu müzik notası değil diyecek kadar milli duygularımıza uzak kaldı, acımızı yüreğimize gömdük.

 

Ardından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, “yolsuzluk’’ adı altında soruşturmalar başlattı. Yüzlerce Mehmetçiğin ifadeleri alındı, yargılandılar. Çoğu beraat etti ama ne fayda, askeri gücümüzün temeli olan disiplin büyük bir darbe aldı, göremedik. Durmak hiç bilmedi bu Yahuda oyunları; Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral İlhami Erdil basına açık bir yargılama sonucu mahkûm edildi, cezaevine konuldu. Medya yaşanılan olayları “Ordu-Yolsuzluk-Esaret-Korkaklık’’ temalarıyla kamuoyuna yansıttı ve biz, bu oyunu yine fark edemedik; aslında vurulan Mehmetçik’ti, vurulan Türk milletinin onuruydu, gururuydu, yüreğiydi, bilemedik.

 

İlk kez ayağa kalktık Yahuda’ya karşı 12 Nisan’da, umutlandık, başarırız dedik, ileri atıldık ama boşunaymış. Kıymetini bilmedi bizi yönetenler ve Genelkurmay Başkanımızın;“Bugün PKK’yı Kuzey Irak’tan, Kuzey Irak’ı Irak’ın bütününden ayrı düşünerek çözümler üretemezsiniz, hepsi birbiriyle organik ilişki içinde. Şu soruyu bana sorabilirsiniz: ‘Peki Kuzey Irak’a bir operasyon yapılmalı mı?’ Yapılmalı. Olayın iki boyutu var. Birincisi sadece asker olarak baktığım zaman, evet yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Olayın ikinci boyutu, siyasi olaydır. Bir hudut ötesi operasyon yapılması için bir siyasi kararın ortaya çıkması lazım. TSK, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir[2].’’şeklinde sıraladığı tehditleri görmezden geldiler, bu tarihi uyarıyı duymadılar, çocuklarımızın geleceğinden duyduğumuz endişelere aldırmadılar, gülüp geçtiler tıpkı dün gibi. 

 

Oysaki TBMM’ye, hükümete, siyasilere bu tehdidi duyuran Genelkurmay Başkanı idi geçmişin genç bir binbaşısı değil. Tehdidin Irak’ta olduğunu, yakın ve yanı başımızda olduğunu, tehdidin PKK’yı aşıp varlığımıza yöneldiğini söyleyen biz değildik, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Komutanıydı ama ne fayda; Yahuda medyası siyasete yapılan bu uyarıyı cumhurbaşkanlığı seçimleri gölgesine gizledi, “özde ve sözde’’ deyişi ardına gizledi, tepki vermedi. Hükümet ise hiç üstüne almadı sanki güllük ve gülistanlıktı ülkemiz, karakolumuz, Mehmedimiz ve çocuklarımız güvendeydi. 

 

Aylar birbirini kovaladı boşa giden zamanla ve Yahuda’nın kolları dört bir yanı sardı. Bu stratejik oyunun hep uzağında kalmış olan bizler; “ne oluyor ne olacak” derken, bir 21 Ekim sabahı acı haberle uyandık ve Dağlıca’da bir taburumuza saldırı yapıldığını öğrendik. Yahuda’nın hain eli Dağlıca’da Mehmetçiğe kadar uzanmıştı; sekiz askerimiz sözde esir edilmiş, Türk ulusu ile esaret, Mehmetçikle korkaklık kavramları yan yana getirilmişti. İstedikleri de buydu; Mehmetçikle ulusu arasındaki güçlü bağları kırmak, bu yüzden yaptılar saldırıyı. Bizi yönetenler bu ihaneti de görmezden geldi, harekete geçmediler, biz de gitmedik peşlerinden, gidemedik, hesap soramadık.

 

Mehmetçiğe yapılan bu saldırı çok incitti bizi tıpkı Süleymaniye gibi Kerkük gibi, gururumuzu kırdı. Yahuda’nın gücünü[3] arkasına alan medya aldırmadı hiç duygularımıza, gülüp geçti. Üstelik baskının ardındaki siyaseti görmezden gelip askeri hedef aldı ve Dağlıca’yı aylarca gündeminden düşürmedi. Artık ihanetle Mehmetçik yan yana anılır olmuştu ki Genelkurmay sessizliğini bozdu, birden ortaya çıkarak, bu saldırılara  “dur” dedi: “Son günlerde basın ve yayın organlarında: 21 Ekim 2007 tarihli Dağlıca saldırısı sonrası gelişen olaylar hakkında çok sayıda haber ve yorum yer almakta ve yoğun bir tartışma ortamı yaratılmış bulunmaktadır. Bu ve benzer olayları kullanarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmayı, onun terörle mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerine sahip çıkmadaki kararlılığını aşındırmayı düşünenlerin çabaları beyhudedir. Saygı ile duyurulur[4].’’

 

Geç kalmıştık geç; doğan gün yeni değil artık, gün yeni doğmuyor artık, kaybedilen geri gelmiyor. Bu oyunu 15 yıl önce de bize oynamışlardı. Irak’a harekât yapalım diyen o zamanların genç binbaşısını, tehdit Irak kuzeyinde diyen bu vatan evladını dinlememiş üstelik gülüp geçmişti bugünkü zihniyetin artçıları. Ama onlar gülerken biz ağlamıştık, biz 74 şehit vermiştik onların ihaneti yüzünden.

 

Şimdi değişen ne ki? Şırnak’ta pusu; 13 şehit, köye baskın; 14 şehit, Dağlıca’ya baskın; 12 şehit, gecikmiş bir kara harekâtında 27 şehit! Aktütün’e baskın; 6 şehit, Güngören’de katliam; 18 şehit, Kemah’ta bomba; 9 şehit ve yine şehitlerine ağlayan biziz sanki her şey dün gibi…

 

Kitabın birinci bölümünde, aylardır medyanın dilinden düşmeyen Dağlıca baskını ardındaki gerçeği anlattım. Burada; hala yok edilmeyen tehdidin, ölümün soğuk nefesi gibi, sınır boylarında nasıl kol gezdiğini göreceksiniz. Yıllar önce aynı tehditlerle baş başa kalan bizlerin, emanet aldığımız vatan evlatlarını koruyabilmek için ne çılgınlıklar yaptığımıza ve İran’a gizlice girip hainlere nasıl hesap sorduğumuza da yine burada tanık olacaksınız.

 

İkinci bölümü, terörle mücadele adına ortaya konulan strateji oyunlarına ayırdım; Oğul Bush’un, “PKK müşterek düşman-Anlık istihbarat paylaşımı” söyleminin aslında bir aldatmaca olduğunu, asıl amacının Barzani’yi bölgesel lider yapmak olduğunu ve bizimkileri bu oyuna nasıl getirdiğini anlattım. Aktütün’ün Dağlıca ile aynı kaderi nasıl paylaştığını yazdım, Dağlıca’nın ardından Aktütün şehitleri için de bir Fatiha okuyasınız diye. 90’lı yıllarda teröre destek veren İran’ın, ölümü göze almış bir avuç Mehmetçik karşısında, lafta değil silahın gölgesinde, nasıl geri adım attığını yazdım, Mehmetçikle gurur duyasınız diye.

 

Üçüncü bölümde ise, sorumsuz bir siyasetin teröre evlatlarını şehit veren bizleri pençesine alıp nasıl bir yok oluşa doğru sürüklendiğini göresiniz istedim. Trajediye dönüşen halimizi göreceksiniz bu bölümde; bir yanda terörü besleyen kaçakçılık, ardında ihanete düşen bir siyaset, onu izleyen ulusal niteliğini kaybetmiş bir medya kuşatacak sizleri. Derken küresel oyunlar çıkacak karşınıza ve tuzağa çekilen ordumuzun karşısında her geçen gün gücüne güç katan bir Barzani’yi göreceksiniz bu oyunda, bir de bizi.

 

Son bölüme geldiyseniz eğer, yolun sonu da görünmüştür artık; okuduklarınızı bir toparlar ve bizi kuşatan tehditleri yok etmek için son bir harekât yapılmalı mı, buna karar verebilirsiniz, kitabın yazılış amacı da budur zaten.

 

Derdimiz çok, derman olur umuduyla yazdım size. Okurken bir iç sıkıntısı sizi sarabilir, doğaldır bu. Bazen de nefes alamaz, boğulur gibi de hissedebilirsiniz kendinizi, bu da doğaldır, çünkü karşınızdaki Yahuda’dır.

 

İsrail’in kod adıdır Yahuda, herkes bilmez, geçmişten gelen gizli bir gücü tanımlar. MÖ 500’lü yıllarda Kudüs merkezli bir krallıktı ama ömrü uzun sürmedi, aynı yüzyılda Babil ve Perslerin saldırısı sonucu yıkıldı. Şimdi karanlıklarda yaşıyor, aramızda, içimizde, görmeseniz de hissedeceksiniz bunu çünkü o her yerde. Bakın bir Süleymaniye’ye,  Dağlıca’ya, Aktütün’e ve Ergenekon’a, isterseniz eğer soğuk nefesini bile duyabilirsiniz tıpkı ölüm gibi. 

 

Şimdi yeniden ortaya çıktı bu gizli güç, kuşattı bizi. Adım adım yüreğimize doğru ilerliyor ve döktüğü her damla kan ona güç veriyor. Bunu durdurmamız gerek yoksa tarihten silecekler bizi. Yaşar Paşa’ya kırgınız bu gücü kıramadığı için ama olsun,  bu tarih onunla yazıldı ama burada son bulmayacak, bu gizemli güce karşı Son harekât yine başlayacak, ya bugün ya da yarından geç değil.

 

Erdal Sarızeybek

Eylül 2008-Ankara

 

 



[1] Şemdinli’de Sınırı Aşmak, anı, Erdal Sarızeybek, Pozitif Yayıncılık, 2006.

[2]     Genelkurmay Başkanlğnn 12 Nisan 2007 günlü basn açklamas.a,

[3]     Yahuda Gücü: Hz. Yakup oğlu Yahuda’ya seslenir: “Yahuda, kardeşlerin seni övecek, elin düşmanlarnn ensesinde olacak, kardeşlerin önünde eğilecek. Yahuda bir aslan yavrusudur, oğlum benim, avndan dönüp yere çömelir, aslan gibi, dişi bir aslan gibi yatarsn. Kim onu uyandrmaya cesaret edebilir? Sahibi gelinceye kadar krallk asas elinden çkmayacak!’’ dedi. Eski Ahit, bölüm 49.

 

[4]     Genelkurmay Başkanlğnn 18 Ocak 2008 günlü basn açklamas.

 

 
< Önceki   Sonraki >