Aktütün Yiğitleri

Logo  Logo  Logo  Logo
Tüm fotoğrafları görmek için tıklayınız.
KİMSE ELİMİZDEN ALAMAZ, BU UMUT BİZİM!

YENİ YILDA UMUTLARIMIZA SAHİP ÇIKMAK!  Allah’tan umut bizi hiç terk etmiyor, yoksa nasıl katlanacak bu can bunca zorluğa, eziyete, bunca sıkıntıya. Umut deyip geçmeyin, bizi ayakta tutuyor, bize yaşama ve dayanma gücü veriyor, bizi yaşatıyor… devamı

ŞU RAMAZAN GÜNÜ, BİR DE KAÇAKÇILIĞA BAKALIM! Yazdır

Başkale demek, Şemdinli demektir. Hudut Şemdinli’de daha zorludur ama Başkale’de kolay olduğu söylenemez.

Hudut koruma derseniz, Başkale’de hudut koruma olmaz. Üç beş akıncı koluyla, dağlar ve taşlar korunamaz ki! Bu sistem işi, hükümet politikası işi.  Ama her şeyden önce karar meselesi.

Biz koruyamadığımız için huduttan geçer, kimin geçmesi gerekiyorsa o, hangi mal gerekiyorsa o mal geçer...

1998’de Van’a geldim. Doğru sınıra gittim görmek için gerçeği ve dolaştım karakolları, Başkale, Özalp ve Çaldıran. Baktım ki ne göreyim; hudut aynı hudut, karakol aynı karakol. Halbuki demiştim içimden; aradan yıllar geçti, mutlaka İran sınırı korunuyordur artık fiziki sistemle ama nerde! Siz de görün, karşıda işte dağlar, İran hududunu bu dağlar çizer!

 

Bekir Paşa, asayiş komutan yardımcısı, jandarma sınıf subayı, zamanında kaçakçılık ve meslek hocalığı yapmış işi bilen biri. Beraber gittik Oğuldamı karakoluna. Karakoldan kimse çıkmıyor, asker yalnız vatandaş yalnız, meydan gene terörist ve kaçakçıya kalmış. Biz sizinle bu filmi beraber izlemiştik Şemdinli’de. Nerde alan kontrolü, nerde dağlar ayak basmadık yer kalmamış!

 

Yine size anlattığım iki seçenek karşıma çıktı; “ya kapanacak, ben şehit vermedim hiç diyecek başınızı kuma gömüp, er meydanını terk edeceksiniz’’ ya da ‘’ayak basmadığım yer benim değildir diyerek halka kucak açacak ve alacaksınız canları hep beraber, çıkacaksınız dağlara dağlara.’’ Tabii, ikinci seçenek zor ama bunu seçmekten başka şansımız hiç olmadı ki, bu vatanda yaşamak için…

 

Teröre geleceğiz ama önce şu kaçak işini bitirelim. Sınır, benim tabirimle boş, gelen de geçiyor giden de. Karakollarımız bir garip, kimi çukurda, kimi dağın tam zirvesinde. Çukurda olan kendini korumak için, gece gündüz nöbet tutar çevrede, siz deyin on saat ben diyeyim on beş saat. Tepede olan bir başka çile çeker çukurdakine göre, kış kar yazın rüzgâr, hayatta kalmak mücadelesi verir benim evlatlarım. Siz göreceksiniz Mehmetçiği, elinde silah, dimdik çelik gibi, hiç derdini de belli etmez, bağırır var gücüyle:

‘’Asil Türk milletinin namus ve şerefini, vatanın bütünlüğünü 110-112 sınır taşları arasında korumakla görevliyim. Vatan ve millet uğruna seve seve can vermeye hazırım, komutanım.’’

 

Bunu duyunca zor tutarsınız kendinizi. Evladım diye sarılır, bağrınıza basarsınız bu kahraman Mehmetçiği. Kar, soğuk, yağmur, çamur demez, çoğu geceler yatakta değil, mevzisinin sıcak toprağında uyur. Çoğu zaman da uyumaz, nasıl dayanır diye şaşarsınız! Yüreğinde vatan sevgisi olmayan buna dayanır mı hiç!

 

İki yıl kaldım Van’da, ne yol yapıldı ne de engel sınıra, gene boş gene boş. Bir de Ankara’dan heyetler gelir ve sorarlar;

     Kardeşim bu huduttan nasıl geçer bu terörist, bu kaçakçı?
 

 

Zaten ömrümüzün çoğu sınır hakkında rapor yazmakla geçti, dile kolay hudutta geçen on yıl, on koca yıl! Biz gene başa döndük tıpkı seyrettiğiniz bir filmi yeniden seyretmek gibi. Bir değil, iki değil, üç değil, sıkıcı oluyor artık bir filmi on kez seyretmek! Yılmadan gene dedim:

     Buradan herkes geçer, asker sınırı koruyamaz bu şartlarda.

 

Ben dedim ama dinleyen olmadı ki hiç. Hudut aynı hudut, asker aynı asker, bir değişen üç beş senede bir seçimle gelip bizi yönetenler! Van yetmedi, Vali, Kaymakam, Müsteşar, Bakan yetmedi, nihayet Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir Araştırma Komisyonu geldi. Yıl 2004. Urartu Oteli. Resmi toplantı, kimler yok ki! İlk soru şu:

     Bu huduttan nasıl geçiyorlar albayım?
 

Yüzümde anlık bir tebessüm. Sustum bir an için. Ağır ağır, tane tane konuşmaya başladım:

     Sayın Başkanım. Bu hududu asker koruyamaz. Bu huduttan geçer. Geçiyorlar da. Biz belki yüzde onunu yakalıyoruz, ama kalanı geçiyor. Şaşırdılar:

     Allah, Allah?
 

Kime ne diyeyim, ne söyleyeyim…

 

 

Anlattık, mazot kaçakçılığını, hayvan kaçakçılığını, uyuşturucu kaçakçılığını, hudutları, dağları, taşları. Onlar bizim milletvekilimiz. Onlar bizim temsilcimiz. Onlar derdimize derman olacak insanlar. Ben anlattım açık açık. Dediler:

     Allah, Allah?  

 

İnanmadıysanız, bu araştırma komisyonunun raporunu okuyabilirsiniz, Meclis’te, milletin Meclisinde. Sonra garip ama çok garip bir şey oldu. Dediler:

     Bu kaçak, bu Başkale, bu Yüksekova önemli değil. Esas kaçakçılık denizden yapılıyor, bunlar ne ki!

 

Bu ne demek bilir misiniz, hedef şaşırtmak! Dikkati bu bölgeden uzaklaştırmak! Dikkati, dikkat çekmeyi arzu ettiğiniz bölgeye kaydırmak!  Siz gafletin nerde olduğunu mu soruyorsunuz?
 

İhanet nedir, onu da mı soruyorsunuz?
 

Bir oyunun içindeyiz, görüyorsunuz değil mi? Haritaya bakın, Başkale, Yüksekova, Şemdinli’ye bir bakın, yakından bakın. Sadece son yirmi yılda meydana gelen olayları, tarih ve yer sırasına göre haritaya işleyin. Bilmiyorsanız, olaylara bakın ama görün! Orada göreceğiniz; terör, terörist, kaçak, kaçakçı ve en önemlisi göz ardı ettiğimiz devletin otoritesi, gün be gün kaybedilen…

 

Neyse. Büyüklerimiz elbet daha iyi bilir. Biz gelelim konumuza. Huduttan geçer, kabul ettik. Ettik ama bir de bize verilen bir görev var; hududu korumak.

 

Çaresiz düştüm gene yollara, o karakol senin bu karakol benim, az uz değil, nerden baksanız elliden fazla karakol, yollar gitmekle bitmiyor ki. Karakola baktım, şaşırtıcı bir şey yok, kahraman Mehmetçik 24 saat nöbette. Hududa baktım, aynı hudut delik deşik.

 

Hiç unutmuyorum bir kez Kemal Paşa ile Başkale hududuna gittik, katır patikası ne ki, yol olmuş artık gidenden gelenden. Yerde taze bir kiraz gördü, döndü tabur komutanına “Bak bak”  dedi, manalı.  Ne yapsın tabur komutanı, mahcup, başını öne eğdi. Zaten en zoru da bu ya, mahcup olmak. Kızgınlığım şu, bizi kim mahcup ediyor, niye, niçin?

 
Başkale bir âlem; nerdeyse köyler patlayıcı deposu veya petrol rafinerisi olmuş.  Her köyde bir katır filosu, kiminde elli kiminde yüz. Bu rakam köyün nüfusuna, hududa yakınlığına ve köydeki kaçak ağalarının sayısına göre değişir.

 
Sadece Başkale mi? Hayır.
 

Şırnak hududundan alın, doğuya doğru Şemdinli’ye gelin, kuzeye çıkın, Yüksekova, Özalp, Çaldıran, bütün hudut hattı, bütün hudut köylerinde filolar vardır kiminde katır, kiminde at. Katır ne iş yapar? Yük taşır. Peki ya at? Hem yük, hem insan taşır. Doğru.

 

Hemen hemen her gece bu filolar İran’a ya da Irak’a gider. Taşınacak mal yani kaçak yakınsa aynı gece geri döner. Yok, uzaksa bir gece istirahat eder, ertesi gece döner. Bunlar, uyuşturucu ve diğer kaçak malların yanı sıra ülkemize akaryakıt taşır, özellikle de mazot! Tabii siz hemen sorarsınız, bunca katır nasıl geçer, diye? Ben de derim, bu bizim katır, elbette geçer.

 

Yüz katıra koyun her biri için iki yüz litre, eder yirmi ton. Elli köyün katır filosu geçse bir gecede, eder bin ton. Bu bin tonun yüzde on hesabıyla, yüz tonu geçerken yakalansa Mehmetçik tarafından, kalır dokuz yüz ton. Ne olur bu dokuz yüz ton? Hemen köylerin avlularında ve yeraltındaki akaryakıt tanklarına boşaltılır bir anda.

 

Siz köye gelseniz de bulamazsınız, bulsanız da savcılık yazılı emri olmadan arayamazsınız. Sonra ne olur? Van’da ne kadar kamyon varsa, gelir subaşına. Subaşı, akaryakıtın yeraltından borularla üç beş kilometre uzağa getirilip depolara doldurulduğu köşe başı! Bu malum dokuz yüz ton aynı gün Van’a nakledilir ve istasyonlarda, evlerde, dükkânlarda satılır.

 

Zaten bildiğiniz yolu da şaşırırsınız “ucuz mazot bulunur’’ levhalarından. Van’daki bu moda sonradan batıya da yayıldı. Mutlaka siz de görmüşsünüzdür “ucuz mazot bulunur’’ levhalarını, uzun yolda giderken. Ama kimse sormaz, bu ülkede mazot fiyatları belli ve üstelik resmi. Peki, nasıl oluyor da bu mazot ucuz oluyor?

 

Merak etmez ki kimse, mazot ucuz ya, üzümünü ye bağını sorma misali. Hadi yüzde doksanı geçti kaçağın, ama bir de yüzde onu var yakalanan! Kaçakçı onu bırakır mı hiç, sen istediğin kadar yakala. Yanıcı maddedir mazot, Mehmetçiği tehlikeden korumak için depolayamazsınız askeri yerde.

Peki, ne olacak?

Yediemine vereceksiniz. Zaten onlar hazır bekler. Bir oyundur bu, karşılıklı oynanan, içinde bizim olmadığımız. Laboratuar yok. Nasıl bileceksiniz bu mazot mu benzin mi yoksa yeni rakı mı? Bilemezsiniz, onun için de teslim ederken “mazota benzer bir madde’’ diye teslim edersiniz.
 

Onu yediemine alan Başkale’de Tuş, Yüksekova’da Buş, hepsi aynı kapıya çıkar, alır almaz mazotu satar. Aradan geçer yıllar. Birden aklınıza gelir, istersiniz verdiğiniz mazotu.  Alırsınız bir tanker suyu, içine bir litre mazot karışmış. Zaten satamazsınız bunu. Bozulmuş mazot, der ve imha edersiniz. Ne güzel değil mi, alan memnun satan memnun.
 

 

Daha neler yapmadık ki biz, terörden doğan yaralarımızı sarmak için. Sınır ticareti dedik, yöre halkının ihtiyacı deyip yüz binlerce ton mazotu, benzini İran’dan aldık ama yurt içinde sattık. Bakın Yüce Meclisimizin vekilleri ne diyor:

Akaryakıt Kaçakçılığı(Meclis Araştırma Komisyonu):

1998-2003 yılları arasında sınır ticareti kapsamında ham petrol ve fueloil ithalatında bazı firmalara yaklaşık 123 milyon dolarlık çıkar sağlandığını belirten Sayın Kiler, bunun dışında aynı firmaların yaptığı ithalatta mutat depo kapsamında Hazine’ye zararın da 360 trilyon lira olduğunu ifade etti. Kiler, ‘’Bu iki rakam toplandığında, 1998-2003 yılları arasında ülkenin 500 milyon dolarlık resmi, evraka dayalı zararı var. Bunun dışında kota haricindeki miktarları aldık ama rapora koymadık. Bu da misli misli rakamlar...’’ dedi. (06 Temmuz 2005)

 

Benzin, mazot, koyun, kuzu yeter mi? İran’dan gene kavun aldık, karpuz aldık, domates aldık. Hep dedik vatandaş mağdur, halkın ihtiyacı bu, ucuz olsun. Ucuza aldık, batıya getirip pahalıya sattık. Niye yaptık bunu?
 

Terörden mağdur olan halkımızın yaralarını sarmak için. İnanın biz bir şey sarmadık, sadece üç beş yüz kişiyi zengin ettik. İnanmayan, 1992 ila 2000 yılları arasında Van ve Hakkâri bölgesinden yapılan sınır ticareti dosyalarını bir incelesin. Bu arada zaman bulursa halk için getirilen malların nerelerde satıldığını öğrenmek için mahkeme kayıtlarına ulaşmaya çalışsın. Bizim kayıtlar ne söylerse o doğru söyler.
 

Bir ara garip bir şey oldu, günde yüzlerce kamyon gitmeye başladı Başkale’ye. Anladık ki depoda yani aracın normal deposunu doldurarak çekiyorlar binlerce ton mazotu, benzini. Depoyu boşaltan, Van’a yapıyordu ikinci seferi, bunu üç, dört, beş izledi. Kamyonları önlemeye çalışırken Toyota modası çıktı. Bu sefer onlar gelip gitmeye başladı Başkale-Van arası.

 

Önleyemedik velhasıl, hududu koruyamadık, geçeni yakalayamadık. Göz göre göre çekildi mazotlar kaçak, hem de herkesin önünde, valinin, kaymakamın, savcının, jandarmanın, polisin… Hâlâ da çekilir bu mazot kaçak! Düşerse yolunuz Van’a, “ucuz mazot benzin bulunur’’ levhalarını takip edin, sizi doğru kaçağa götürür ve de kaçakçıya…
 

Kime ne diyeyim, daha ne söyleyeyim…

 

HESAPLAŞMA. 

 
< Önceki   Sonraki >