|
İlk Sözler Bu satırlarda bir yaşam göreceksiniz ve de bu yaşamın nasıl yok edildiğini.
Benim için üzülmeyin, bu bir alınyazısı değişmiyor işte. İnanın çok mücadele ettim ama olmadı. Çok direndim ama nafile, bir ömrü aldılar benden, sildiler mazimi acımasızca, geriye dönüp bakmadılar bile...
Sizinle nerede tanıştığımızı hatırlıyor musunuz? Peki ya kara kovan balı yediğimiz yeri kuru ceviz içiyle, onu hatırlıyor musunuz? Anladım; siz Gevaruk yaylasına çıkmadınız ve Konur’un subaşında buz gibi ayran da içmediniz öyle mi? Öyleyse ben anlatayım: Biz sizinle 1992 yılında Şemdinli’de tanıştık. Gevaruk yaylasına çıktık ve tertemiz havayı soluduk biz. Yanınızda sarışın yeşil gözlü bir binbaşı vardı, hani ben devletim deyip çoluk çocuğu silahlandıran. Hani ben devletim deyip de koyunu kuzuyu yaylalardan indiren, halka güven veren, devlete güven sağlayan binbaşı. İşte o benim. Hatırladınız mı? Biz sizinle sınırları aştık ne İran kaldı ne Irak, hepsini geçtik biz. Ne konuşmuştuk o zamanlar, hatırlamaya çalışın size söylemiştim, orada da ağaçlar yeşildi, papatyalar sarı, insanları su içerdi kan değil, okullarında İstiklal Marşı söylenirdi, Türk Bayrağı dalgalanırdı dört bir yanında, onlar da şehitlere gözyaşı döker, teröre lanet ederdi, demiştim. Size Mehmetçiğin yöre halkıyla birlikte teröre karşı nasıl mücadele verdiğini anlatmıştım. Şimdi birlik beraberlik zamanıdır, şimdi omuz omuza verip güç alma zamanıdır, bu ülke bizim, bu vatan bizim, bu topraklar bizim, bu büyük Türk Milleti biziz, demiştim. Hatta benim kim olduğumu sorduğunuzda da size, sizden biriyim demiştim. İşte böyle biz sizinle Şemdinli’de sınırları aşmıştık. Sonra tekrar karşılaştık sizinle, karış karış hudutları dolaştık. Hududu anlatacağım size, bir bilinmezi sizler için, dedim ve sizi aldım ta Aralık’a götürdüm. Ağrı Dağını aştık, Tendürek Dağı derken Van ve Hakkâri hudutlarını dolaştık. Birlikte gördük hudut nedir, nasıl çizilir, nasıl korunur? Askeri anlatacağım, hududu namus bilip çile çeken, dedim ve anlattım sizlere orada görev yapan Mehmetçiklerin namus uğruna ne sıkıntılar çektiğini, yüreğimiz yandı birlikte. Asker ve hudut hattında dolaşan kaçakçıların para uğruna Mehmetçiğe nasıl kurşun attığını, teröristlerle nasıl işbirliği yaptığını üzülerek gördük. Üstelik kaçakçılığın gözler önünde açık açık yapılması, kaçaktan gelen paranın mermi olarak Mehmetçiğe atılması sizin de benim de epey canımızı sıktı. Teröriste gelince, gördünüz dağdakiler kim yerdekiler kim? Yerdekiler hallolmadan dağlarla mücadele etmenin nafile olduğunu söylemiştim size. Ve nihayet bizi gördünüz bu saydıklarım arasında, belki tam ortasında, avuç içinde buz misali damla damla eriyen. Son sözlerim şu olmuştu sizlere yürekten söylediğim: Yapayalnız, yapayalnız kaldık, yapayalnız bir Türk milleti, tarihten beri! Ama asıl güç orada, asıl güç Türk milletinde, güç bizde! Biz demek sevmektir, devleti, toprağı, bayrağı ve insanı. Biz demek ölmek demektir, vatan uğruna, bayrak uğruna, Türk milleti uğruna… Dilerdim, keşke hepsi bu kadar olsaydı size anlatacaklarım ama nerde, bir ömrü aldılar benden, çile çektirdiler gün be gün, size anlatmalıyım.. Size anlatmalıyım yoksa zor gelir yaşamak, anlamını yitirir varlığım, yazık olur geçen bu ömre. Bunu yapamam. Hem sonra, biz söylemez isek kim söyleyecek gerçekleri, yanlışları görmeden doğruyu nasıl bulacağız ki? İçimde bir çığlık var yakıyor beni ama sesimi duyuramıyorum. Kapılıp gidiyorum yalnızlığıma, alıyor beni, sarıyor benliğimi koyu karanlıklar. Çaresizlik içinde etrafıma bakıyorum; insanlar var görüyorum, yaşıyor ve dünya dönüyor. Ama beni duymuyorlar. Peki ya bu çığlık, bu çığlık yüreğimden gelen? Peki ya bu çığlık yüreğimden sessizce haykırdığım? Hayret! Kimse dönüp bakmıyor! Ne olacak peki? İçimizde yükselen bu çığlıkla mı yaşayacağız kimsenin duymadığı. Sessiz mi kalacağız hep böyle? Devran hep böyle mi dönecek? Yoksa anlatacaklarımızı biliyorlar, biliyorlar da bizi görmezlikten mi geliyorlar? Yoksa anlatacaklarımızdan mı korkuyorlar? Allah aşkına bunlar bizi ne sanıyor? Bu çığlık perde perde yükselmeyecek mi? Yayılmayacak mı dalga dalga? Yoksa bunlar Gazi Paşa’yı duvardaki resim ya da meydandaki anıt mı sanıyorlar? Ya Gazi Paşa duyarsa deyip korkmuyorlar mı? Demiştim ya size şu düşünceler, şü düşünceler alıyor hep beni ve götürüyor uzaklara, bir geçmişi hatırlatıyor bir de geleceği gösteriyor korkuyorum. Bir gün Gazi Paşa’nın Meclis Başkanı Sayın Bülent Arınç aradı beni. Ne heyecanlandım bilemezsiniz, titredim. Hemen esas duruşa geçtim. Korku değil başka bir şey bu, tarifsiz. Elimde değil Meclis Başkanı denince Gazi Paşa geliyor aklıma, sanıyorum bana sesleniyor, titriyorum. Aslında bir suçum yok biliyorum ama kendime hakim olamıyorum, korkuyorum. Titrek ama kararlı, yüksek ama çığlık değil, bağırdım: <!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Emredin Sayın Meclis Başkanım. Belli ki şaşırdı duyunca bu kararlı sesi ama hiç belli etmedi. Sakindi, sakin sakin anlattı duymak istemediklerimi. Sandım Gazi Paşa bizi izliyor bu konuşmalara tanık, bakışları altında ezildim, küçücük kaldım, utandım. Soğuk ama kararlı, alçak ama duyulur bir sesle gene bağırdım: Emredersiniz Sayın Meclis Başkanım. Telefon kapandığında kim bilecekti ki yandığını yüreğin, göz göremezdi ki içtekini! Bizim korkumuz Gazi’den, ya duyduysa? Ya duyduysa Meclisinin Başkanı’nın bana söylediklerini? Sayın Başkan’da korku yok gördüğüm, ülke şeyhler, şıhlar ülkesi olmuş ne umurda! Döndüm içime ve kendi kendime cesaret vermeye çalıştım. Dedim, Gazi Paşa sana söylemedi ki Bursa’daki nutkunu, önce gençlik var. Hitabı da sana değil, yaşın elliye dayanmış, önce gençlik var Türk’ün, Türklüğün, dedim korkma. Unutulmayacak olanı not etmeye gerek yok deyip sertçe çevirdim sayfasını yılların. Birden aklıma devlet geldi hani şu hep korumaya çalıştığımız ya da işimize gelmeyince ardına sığınmaya çalıştığımız devlet. Hatırlar mısınız size ne demiştim hesabımızı ararken ‘’ Biz size devlet otorite demektir dedik ama anlayamadınız. Artık otorite doğuda devlet değil, yok artık. Çünkü siz devlet değilsiniz! Devlet biziz, bizim saygımız devlete! Öl dediniz öldük, sizin için değil devlet için! Sık dediniz kemerleri sıktık, devlet için. Ne oldu sonunda; gördük ki biz devleti düşünürken, siz sizi düşünüyormuşsunuz meğer! Hesap bu! Bizim derdimiz başka, sizin derdiniz başka. Ondan anlaşmak zor oluyor zaten, siz başka, biz başka!’’ Sözüm elbet size değil, onlara, işine gelmeyince devletin güçlü omuzları ardına sığınanlara. Bizim Soma’da bir kömür işletmesi var devletin, bir de elektrik işletmesi gene devletin. Devlet biz olduğumuza göre bunlar da bizim. İnanın sekiz ay gece gündüz demeden çalıştık. Amacımız hizmet, halka hizmet, devlete hizmet. Şimdi anlatsam size şaşar kalırsınız, dersiniz ‘’ bu nasıl devlet!’’. Ama dedim ya size, onlar devlet değil. Garip ama bizim ülkemizde koltuğa oturan kendini devlet sanıyor! Çalanlar olmuş efendi hem de bey cinsinden, yolsuzlukların bini bir kuruş. Biz kalktık bir başımıza ama devlet adına sorduk hesabı beylere, yetimin hakkını aradık tüyü bitmemiş ama gelin görün ki başımıza gelmedik kalmadı. Önce iki müfettiş gönderdiler, yetmedi üçüncüsünü. Ardından savcılarımız, ifadeler, tutanaklar, inanın canımızı zor kurtardık ellerinden. Merak etmeyin, anlatacağım hepsini bir bir. O yıllarda İsmail Evci Paşa, Foça Jandarma Komando Tugay Komutanı. Biz Manisa İl Jandarma Komutanı. Tanırız birbirimizi, severiz ve sayarız ne de olsa askerlik. Bir telefon açtı bize. Bir bey göndereceğini söyledi adı Yalçın. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün de has adamı olduğunu söyledi. Uzmanmış istihbarat konularında, ilgilen dedi. Meğer adamın on parmağında on marifet varmış da biz bilememişiz. Yakaladık bu beyi dolandırıcılıktan, tutuklandı. İnanmayacaksınız ama üç celsede dokuz buçuk yıl ağır hapis cezası aldı ve de bu kararı Yargıtay çok geçmeden onayladı. Ama olan bize oldu! Hepimiz bir memuriyet hayatı yaşadık, şöyle ya da böyle. Bir memuru şikâyet etmek kadar kolay bir şey yoktur ülkemizde, biliriz. İsimli mektup, isimsiz mektup hep yazılır. Her yazılan mektup da kenarından köşesinden işleme konur bunu da biliriz. Ama uyuşturucu, dolandırıcılık ve iftiradan sabıkalı bir Yalçın Bey, bizim Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur hakkında, ‘’ ağaç dikmeyi pek sever’’ dediğimizi iddia ettiği için; Soruşturma maksatlı bir nevi İstiklal Mahkemesi kurulursa, Hakkınızda eşi ve benzeri görülmedik bir şekilde on dört ayrı ve ağır suç isnatları yapılırsa, Ve nihayetinde öyle bir tahkikat yapılır, yapılır da ancak iki yıl da aklanırsanız, bu olmaz, bu yapılmaz. Bu olay ‘’vakıayı şikâyet’’ olmaktan çıkar, hukuk derslerinde okutulması gerektiğine inandığımız bir ‘’vakıayı adliye’’ olur. Evet, bu vakayı yaşadık biz ama acılar içinde, kan içerek görenlere kızılcık şurubu deyip. Gazi Paşa’nın Meclis Başkanı, elbet doğrusunu bilir, o koltukta kimlerin oturmuş olduğunu da bilir, ne yaptığını bilir ve de ne söylediğini. Bizim bir sözümüz yok, olamaz da haddimiz değil. Soma’da devletimizi soyanlara gelince. Soruyordur her hal devlet kendi hesabını ona da biz sözümüz yok. Yalçın Beye gelince, hukuki bir iş bu mahkemelere intikal etmiş ve de bitmiş. Gene bir sözümüz yok. Ama omzunda taşıdığı yıldızların çokluğundan bir Komutan olduğu anlaşılan bir komutan, binlerce kişilik bir toplumsal olayda kendi askerini ateşe atar mı hiç? Terörle mücadele için çok operasyon yaptık, çok ateş altına aldık çok da ateş altında kaldık. Yardıma gidemediğimiz askerlerimiz oldu, çaresiz. Yüz canı kurtarmak için bir can verdiğimiz oldu. Takviye edemediğimiz oldu, takviyeye gelemeyenimiz oldu. Acımızı yüreğimize gömdük ama hiç unutmadık yaşadıklarımızı. Bunun için de kimseyi suçlamadık. Ama takviye göndermesi gereken Cengiz Akın Paşa bir üst komutanınız ise, operasyon günler öncesi planlanmış ise, sizin gücünüz belli, karşı güç belli ise, mutlak bir takviye ihtiyacınız da Ankara’dan dahi biliniyorsa, bu şartlar altında siz yalnız bırakılıp da ateşe atılırsanız, bu olmaz, bu yapılmaz. Yapılırsa eğer başınıza gelenler bir anı değil gelecek kuşakların ders almaları gereken bir ‘’Vak’a’’ olur. Siz gene inanmayın ama bu da geldi başımıza, ateşe atıldık ama sesimiz çıkmadı. Geçenlerde emekli Korgeneral Çetin Haspişiren’e rastladım İstanbul’da. Sağ olsun halimizi hatırımızı sordu. Ne yapıyorsun, dedi. Dedim, başıma getirilenleri yazıyorum. Aman Erdal, sen akıllı çocuksun, silahlı kuvvetlere bir zarar gelmesin, dedi. Ben anlamadım. Sonra daha niceleri ‘’ Aman Erdal, teşkilata zarar verme. Zaten silahlı kuvvetlere zarar vermek için çabalayanlar var, sen alet olma, dediler. Ben gene anlamadım. Daldım karanlık düşüncelerime, dedim, Erdal yoksa sen mi Mehmetçiğin başına çuval geçirdin? Dedim, yok! Dedim Erdal yoksa sen mi Özel Kuvvetler ihalesinde yolsuzluk yaptın? Dedim yok! Dedim yoksa Erdal sen mi yargıladın emekli orgenerali, yargıladın da hapis cezası verdin, verdin de o kişi şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidiyor. Dedim yok! Yoksa Erdal sen telekulak mısın, dedim. İçimden bir ses, yok dedi. O halde bu telaş neden, diye kendi kendime sordum. İnanın bir cevap bulamadım ve yazmaya başladım başımıza gelenleri. Gerçek ne ise odur değişmez. Gerçeği bilmeden doğru karar veremezsiniz. Geleceği göremezsiniz. Yönetimde aksayan hususları düzeltip birlik ve beraberliği sağlayamazsınız. Amacımız kimseyi yıpratmak değil! Bu satırları bize yazdıran sevgidir ülkeye olan, insana olan. Böyle okuyabilirsek satırları inanın gerçeğin ne olduğunu hep birlikte göreceğiz. Bu ülke bizim. Biz bunları yaşadık. Herkes payına düşeni almalı ki adalet tecelli etsin gelecek kuşaklar için. Biliyor musunuz aslında bildiğiniz ben, ben değildim bir zamanlar. Ne güzel bir çocuktum, yarından bir tasam yoktu. Akşam yatağa girince hemen uyurdum hem de mışıl mışıl, tasasız. Aldılar bir gün beni dört duvarla çevrili tarihi bir binaya hapsettiler. Küçük bir çocuk ne yapsın, çaresiz katlandım. Her gün anlattılar bana, Türk dediler, Türklük dediler, Türkeli dediler, Gazi Paşa’yla tanıştırdılar beni, can kulağıyla dinledim, O’nu tanıdım, O’nu sevdim ve tarihimizi öğrendim. Yetimler geçti sırayla, kul hakkı dediler ödenmez. Toprağa bastığında ayağım, sertçe dur dediler, şehitleri tanıdım. Yorulduğumuzda, bir vatan kadar büyük bayrağı diktiler meydana, uyu dediler gölgesinde, bağımsızlığı öğrendim. Yirmi yaşına geldiğimde koca bir delikanlıydım, çok şey öğrenmiştim çok; vatan, bayrak, gazi, şehit, kul hakkı ve yetim hakkı. Kırk yedi yaşıma geldiğimde mutluydum bu değerlere sahip olmaktan ve de sahip çıkmaktan. Ruhumuza askerlik var içimize işlemiş. Sevgimiz ülkemize, Mehmetçiğe, bayrağımıza. Biz bu değerlerle büyüdük. Bizi terk etmez değerlerimiz, ölüm canı alır ama değerler kalır. Savaşın yerini yanlış seçtiler, içimizde olur mu hiç! Hedefi yanlış seçtiler, yüreğe kılıç çekilir mi hiç bu ülke için atan! Şahsi hesabımız olmaz bizim, düşündüğümüz ülkedir. Derdimiz güvenli bir gelecektir çocuklarımız için, güvenli bir ülke bağımsız ve hür. Anlatacaklarım sizi şaşırtacak, belki üzüleceksiniz. Öyle anlar yaşayacaksınız ki öfkeleneceksiniz. Bir an gelecek güveninizi yitireceksiniz insanlara, kurumlara, devlete, yönetenlere ve de atananlara. Hata insanoğlu içindir, kimini kul affeder kimini ise Allah. Hatalar kurumsallaşırsa bu hiç iyi değildir. Hatalar şahsileşirse bu da iyi değildir. Hizmete yansır, amacı ülkesine ve insanlarına hizmet etmek olanlar yıpranır, bundan da devlet zarar görür. Devlet hepimizindir aynı ülke gibi, bayrak gibi, vatan gibi. Biz korumazsak kim koruyacak? Biz sahip çıkmazsak kim sahip çıkacak? Gerçekleri biz söylemez isek kim söyleyecek? Bu vatan uğruna can verenlerin bize bıraktığı bir miras var. Bu bir emanet çocuklarımıza devredeceğimiz. Şu halimize bir bakın! Mutlu musunuz, huzurlu musunuz, yarınlara güvenle bakabiliyor musunuz? Şimdi aradan geçti yıllar, hep dönüp geriye bakıyorum, simsiyah düşüncelere kapılıp gidiyorum. Aklıma Gazi Paşa geliyor ama bakamıyorum yüzüne. Sonra silah arkadaşları, bizim için, bizim toprağımız için can verenler. Sonra genç yüzler, pırıl pırıl beyinler dini hür, aklı hür, vicdanı hür gençler. Sanki hepsi toplanmış bana bakıyor. Utanıyorum, saklanmaya çalışıyorum ama o keskin bakışlardan kaçamıyorum. Çünkü onların gördüğünü ben de görüyorum. Devleti görüyorum ve de koltuğa oturup ‘’ben devletim’’ diyenleri. Bir zamanlar ben de demiştim, ‘’ben devletim’’ diye. Hani şu sarışın yeşil gözlü binbaşı hani ‘’ben devletim deyip çoluk çocuğu silahlandıran, hani ben devletim deyip de koyunu kuzuyu yaylalardan indiren, halka güven veren, devlete güven sağlayan binbaşı. O binbaşıyı vurdular. Gücünü halktan hizmetten değil oturduğu koltuktan alanlar o binbaşıyı acımadan vurdular hem de yüreğinden. Şimdi diyorlar ki, ‘’ aman sus!’’ Niye? Bizim kim olduğumuzu söylemedik mi onlara, unuttularsa tekrar edeyim: Biz demek sevmektir, devleti, toprağı, bayrağı ve insanı. Biz demek ölmek demektir, vatan uğruna, bayrak uğruna, Türk milleti uğruna… Gerçekler çelik gibi, çelik bir bıçak gibi yüreğime saplanıyor, yanıyorum. Düşünceler korkuya dönüşüyor, korkuyorum. Bizim bize yaptıklarımızı, bizim için can verenlere bizim yaptıklarımızı ya Gazi Paşa duyarsa diye düşünüyorum ve bu düşünceler korkutuyor beni. Ya Gazi Paşa duyarsa? |