Aktütün Yiğitleri

Logo  Logo  Logo  Logo
Tüm fotoğrafları görmek için tıklayınız.
KİMSE ELİMİZDEN ALAMAZ, BU UMUT BİZİM!

YENİ YILDA UMUTLARIMIZA SAHİP ÇIKMAK!  Allah’tan umut bizi hiç terk etmiyor, yoksa nasıl katlanacak bu can bunca zorluğa, eziyete, bunca sıkıntıya. Umut deyip geçmeyin, bizi ayakta tutuyor, bize yaşama ve dayanma gücü veriyor, bizi yaşatıyor… devamı

YÖNETİMSİZLİK TEHDİT EDİYOR Yazdır

YÖNETİMSİZLİK TEHDİT EDİYOR

“İç ve dış güvenliği göz ardı eden Siyasi Otorite Türkiye’yi tehditlere açık hale getiriyor.” “

"Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nde askerin rolü konusu çok tartışılır olmuştur. Bu tartışmalar iyi niyetle ve objektif kıstaslarla yapılırsa, anlayışla karşılamak hatta bu değerlendirmelerden istifade etmek bile mümkündür. Ancak, ön yargılı, bazıları yabancı devletlerce finanse edilen ve sipariş üzerine yapılan, doğru bilgileri içermeyen ve kamuoyunu yanlış yönlendirmekten başka bir amacı ve işlevi olmayan, bilimsellikten uzak bu değerlendirmeler, üzüntü ve ibretle karşılanmaktadır”.

Bu sözler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Yaşar Büyükanıt’a aittir ve görevi teslim aldığı 28 Ağustos 2006’da ifade edilmiştir. Gerçekten de güvenliği simgeleyen kuruluş ve makamlar öylesine karşıt temalarla yansıtılır hale gelmiştir ki, kamuoyu Türkiye’ye yönelik tehditlerin göz ardı edildiği kritik bir sürece tanıklık etmektedir. Bu bir psikolojik harekât yöntemidir ve amacı; güvenilirlik kazanmış milli güçleri karşıt temalarla işleyerek tartışmaların odağına çekmek, önce kavramları sonra düşünleri çeliştirmek suretiyle kamuoyunu gerçeği göremez hale getirmektir. Bu süreç gerçeği ve tehdidi karşıt temalar içinde gizleyip önerilen çözümün tek çare olarak algılanmasını sağlamaya hizmet etmektedir. Peki, Türkiye için, olası risk ve tehditler nedir, gerçek nedir? Bir beyin fırtınası çerçevesinde olayların analiz edilip değerlendirilmesi gerekir.

28 AĞUSTOS 2006 TEHDİT ANALİZİ

Bu tarih Türkiye için önemlidir, çünkü Genelkurmay Başkanlığı görsel basın aracılığıyla belki de ilk kez, iç ve dış tehdit değerlendirmelerini kamuoyu ile paylaşmıştır. Orgeneral Büyükanıt’ın ilk sözleri şudur: “Açıkça ifade edelim, var olan gerçeklerden kaçamayız. Çünkü onlar vardır. Var olanı görmez isek başını kuma gömen yaratıklara döneriz”. Bu sözlerle ifade edilen ve kaçınılmaz olan gerçeklerin ışığı altındaki Türkiye, o tarihte ne gibi risk ve tehditlerle karşı karşıya idi, bunu hiç düşündünüz mü?

Soğuk Savaş yıllarında iki kutuplu dünya düzeni vardı; NATO ve karşısında Varşova Paktı. Ülkeler güvenlik değerlendirmelerini bu ikili güç ortamına göre yapıyordu. Berlin Duvarı yıkıldı, Soğuk Savaş bitti ve tek kutuplu dünya düzeni ortaya çıktı. Sonrasında gelişen olaylar ise şu şekilde sıralandı: ABD kendi kıtasında saldırıya uğradı. Terörle mücadele adına Afganistan işgal edildi. Bunu Irak işgali izledi. Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve İran bağlamında belirsizlikler ortaya çıktı. Kıbrıs konusu tartışmalı hale getirildi. Türkiye jeo-stratejik ve politik konumu itibariyle tarihin her döneminde değişik risk ve tehditlerle karşı karşıya kalmıştı ancak silahlı bölücü terörün dışında, silahsız terör olarak adlandırılabilecek iç ve dış oluşum ve girişimlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına hiç bu kadar saldırı yapılmamıştı. En önemlisi, kurulduğu günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğü ve temel ilkeleri hiçbir zaman bugünkü boyutlarda tartışma konusu olmamıştı ve bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemişti.

Sayın Genel Kurmay Başkanı’nın bu çerçevede altını çizerek ifade ettikleri risk ve tehdit analizini, Türk Silahlı Kuvvetlerinin görevlerinin neler olduğuna ilişkin açıklamaları izledi. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın da hazır bulunduğu bir ortamda TSK’lerinin görevleri: “Harbe hazırlık, dış tehditlere karşı ülkeyi ve çıkarlarını korumak, ülkenin üniter yapısını ortadan kaldırmayı isteyen terör dahil tüm mihraklarla mücadele etmek ve cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkmak”, şeklinde sıralandı.

Bu sözlerin açılımı şudur; etnik milliyetçiliğe dayalı terör yani PKK, ABD-AB-İsrail üçgenindeki Sevr projesi yani Türk yurdunun ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamayı hedefleyen küresel işbirliği, cumhuriyetin temel değerlerini yok etmeyi amaçlayan irtica ile dış güvenliğimizin odak noktası Kıbrıs’a yönelik tehditler öncelikli, yakın ve ağır tehditlerdir. Türk Silahlı Kuvvetleri de bu tehditleri yok etmekle görevlidir.

12 NİSAN 2007 TEHDİT YAKINLAŞIYOR

Bu analizden sonra Genelkurmay Başkanlığı 12 Nisan 20007’de bir basın açıklaması daha yaptı. İç ve dış politik değerlendirmeleri de kapsayan tarihi bir açıklamaydı ve bir önceki analizi tamamlıyordu. 1991 Körfez Krizi ve 2003 Irak Savaşı üzerine yapılan resmi değerlendirmeler oldukça şaşırtıcı sonuçları ortaya çıkardı. Çünkü bu değerlendirme ile Türkiye’nin her iki tarihsel süreçte ABD’nin başı çektiği koalisyon güçlerine destek verdiği, buna karşın her iki olayda da kaybeden taraf olduğu ilan ediliyordu.

Birinci Körfez krizinde Türk devletinin zarar gördüğünü ifade eden Genelkurmay Başkanı, Saddam’ın saldırılarıyla bir insanlık dramı yaşayan sığınmacıların “burada bir Kürt sorunu vardır”, şeklinde dünya kamuoyuna yansıtıldığını ve Irak kuzeyindeki otorite boşluğundan istifadeyle PKK terör örgütünün güçlendiğini kesin bir dille ifade etmişti.

Anlaşılan oydu ki, siyasi otoritenin Irak’ın toprak bütünlüğünü korumaya yönelik dış politikası sonuç getirmemiş, koalisyon güçlerine verilen destek; ekonomik kayıp, güçlü bir PKK, uluslararası bir Kürt sorunu ve otonom bir Barzani olarak geri dönmüştü. Ve bu geri dönüş, Türkiye’nin üniter yapısına tehdit oluşturmuştu.

Denenmiş bir Irak politikası ve tek partili bir AKP iktidarı ile 2003 Körfez krizine güçlü kozlarla giren Türkiye, sahip olduğu dinamiklere karşın bu krizi iyi yönetememiştir. ABD’ye verilen destek ve Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı politikası Türk tarihine; parçalanmış bir Irak, coğrafyasına hapsolmuş bir Türkiye, geniş bir hareket alanı kazanmış bir PKK, federe bir Barzani, ağırlaştırılmış bir Kürt sorunu, kaybedilmek üzere olan bir Kıbrıs ve Kerkük ile yazılmıştır. Emperyalist güçlere verilen desteğin bu şekil geri dönüşü, iç tehditleri daha da yakınlaştırmış ve Türkiye’nin ulus-devlet, laik-devlet ve üniter-devlet yapısı çok yakın bir tehdit altına girmiştir.

Bunun da açılımı şudur: Türkiye; Sevr projesiyle parçalanıp bölünme, Büyük Orta Doğu Projesiyle ulusal birlik ve bütünlüğünü kaybetme risk ve tehditleriyle yakın planda karşı karşıyadır ve PKK terör örgütü artık stratejik önemini yitirmiş, emperyalist güçlerin taşeron örgütü olarak ikincil bir hedef konumuna düşmüştür.

İçinde bulunduğumuz tehditleri ifade eden Genelkurmay Başkanı, Türkiye’nin varlığını ve bekasını koruyabilmek için Irak’a operasyon yapılmasının şart olduğunun altını çizmiştir. Ancak Siyasi Otorite hayati önem taşıyan bu analiz ve tespitleri dikkate almamış ve önerileri de yok saymıştır. Bu tehdide karşı eylemsizlik kararı Türkiye’yi Dağlıca Olayı ile karşı karşıya getirmiştir. 21 Ekim günü Türk Ordusu’nun bir piyade taburu Dağlıca’da Irak’tan gelen silahlı bir terörist gurubun saldırısına uğramış ve çıkan çatışmada 12 asker şehit olmuş, 18 asker yaralanmış ve 8 asker ise teröristlerce kaçırılmıştır.

Bu trajediden üç gün önce Türk milletinin egemenlik hakkını kullanan TBMM, Irak’a asker gönderme yetkisini Siyasi Otorite’ye vermiş olmasına karşın bu yetki Türk Ordusu’na devredilmemiştir. Bu tavrıyla siyasi otorite, sahip olduğu güçlü dinamikleri harekete geçirmeyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini ve bekasını mevcut tehditlere açık hale getirmiştir. Bunun anlamı sizce nedir?

TÜRKİYE KUŞATILIYOR

Türkiye bugün hangi tehditlerle karşı karşıyadır? Dış tehditler arasında Irak kaynaklı olanlar ön plana çıkmaktadır. Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde fiilen üçe bölünmüşlüğünün ve kuzeydeki Kürt oluşumunun ve AB- ABD- İsrail ve Barzani’nin PKK terör örgütüne verdiği desteğin göz ardı edilmesi, Türkiye’nin üniter yapısına yönelik tehditleri iki yıl öncesine göre daha da ağırlaştırmıştır. Barzani ve Talabani ile ulusal çıkarlara aykırı olarak geliştirilen ilişkiler, PKK terör örgütüne karşı gösterilen eylemsizlik, ulus-devlet felsefesine karşıt olan küresel güç ve sermaye ile yakın işbirliği Türkiye’nin yüksek ulusal çıkarlarıyla çelişmektedir.

Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesiminin AB üyesi devlet olarak tanınması KKTC’nin bekasını tehlikeye düşürürken, Kerkük’ün Barzani tarafından işgali Türkiye’nin Ortadoğu’daki ulusal çıkarlarını riske atmıştır. Bu risklere karşın güçlü dinamiklerin pasif kullanımı Türkiye’yi dış tehditlere karşı savunmasız hale getirmiş ve kuşatılmasına yol açmıştır. İç tehditler ise şeriat ve bölücülük olarak Anadolu’daki Türk varlığına ve bekasına yönelmiştir. Birbirini destekler özellikteki bu tehditlerin kaynağında Yönetici Zihniyet’in bulunmadığını düşünmek olası değildir.

AKP hakkında açılan kapatma davasının gerekçeleri ile teröre karşı siyasi çözüm arayışları bu düşünceyi doğrulamaktadır. Bu gelişmeler, devleti yöneten zihniyet ile devletin kurucu felsefesi ve cumhuriyetin temel değerleri arasındaki çelişkiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Yönetimdeki bu çelişki, devleti ve cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli TSK ile yürütmenin başı olan iktidar arasındaki ilişkilere de olumsuz yansımaktadır. Asıl tehdit işte budur; ulus ve üniter devleti yıkmayı amaçladığı düşünülen Yönetici Zihniyet’le, onu korumak ve kollamak amacını taşıyan Milli Güçler arasındaki çatışma. Devletin zirvesinde dile getirilmeyen uyumsuzluğun kaynağı da budur.

Bugün düne göre değişen ne vardır?

2006’da sayılan risk ve tehditler ortadan kalmış mıdır? Hayır.

ABD’nin “anlık istihbarat ve PKK müşterek düşman” söylemiyle yola çıkanlar PKK terör örgütünü etkisiz hale mi getirmiştir? Hayır.

Genelkurmay Başkanlığı’nın son iki yıldır ısrarla vurgu yaptığı şeriat tehdidi artık yok mudur? Hayır. Aksine risk ve tehditler daha da ağırlaşmıştır.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün iç tehdit olarak “ulusalcılığı” işaret etmesi ve İçişleri Bakanlığı’nın bu varsayımı kabulüyle Türkiye, tüm içsel dengelerinin değişime zorlanacağı bir sürece girmiştir. Bu durumda sıranın Atatürk ilke ve devrimleriyle yapılanmış ve “ulusalcılık” temelinde eğitim ve öğretim yapan cumhuriyet kurumlarına geleceğini düşünmek hayalcilik mi olacaktır?

Daha açık bir ifadeyle Yönetici Zihniyet’in tehdit algılamasındaki sıranın; Genelkurmay, bağlı kurumları ve personeli, Askeri Liseler ile Harp Okullarına geleceğini düşünmek çılgınlık mı olacaktır?

TEHDİT; YÖNETİCİ ZİHNİYET

 “AKP, laiklik karşıtı eylemlerin odağı mıdır değil midir”, buna Anayasa Mahkemesi karar verecektir. Burada asıl üzerinde durulması gereken şudur; ulusal çıkarımıza ters düşen politikaları bilinçli olarak hayata geçirdiği ve bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin yüksek çıkarlarını risk altına aldığı için Yönetici Zihniyet’in uygulayıcıları hesap vermeyecek midir?

Diğer bir deyişle Türk demokrasisinde yöneten sorumsuz mudur?

Bilinen odur ki, hukuk dilinde düşmanla işbirliği yapmak vatana ihanettir. En sade hukuk mantığı ile bakıldığında, buradaki düşman tanımının sadece savaşta karşılaşılan güçleri değil, barışta da ulusal çıkar çatışmasında karşıt olan tarafı ifade ettiği görülecektir.

Bu durumda, çoğunluk partisi olan bir siyasi iktidar başka ülkelerin ulusal çıkarlarına hizmet ederse bu eylemin adı hukuk dilinde ne olur?

Açık bir ifadeyle, bir ülkenin Başbakan’ı ülkeyi bölmek isteyen güçlerle işbirliği yaparsa demokratik sistem içerisinde bu eylemin hukuki ifadesi nedir ve bu eylem nasıl durdurabilir?

Bir başka örnek; Siyasi iktidar, KKTC’nin ulusal çıkarlara uygun olarak uluslararası arenada tanınmasını sağlamak yerine Güney Kıbrıs Rum Kesimine devlet statüsü veren bir anlaşmanın altına imza atarsa, bunun anlamı nedir?

Benzer şekilde, siyasi iktidar çoğunluktan aldığı güçle, Kerkük Türkmenleri’nin Irak merkez yönetiminde söz sahibi olmasını sağlamak ve petrol üzerindeki çıkarlarını korumak yerine varlığını tehlikeye düşürecek ilişkiler geliştirirse ceza hukuku yönünden olayın tartışılması hangi suç kapsamında yapılır?

Yönetici Zihniyet’in ülkenin varlığı ve bekasına bir tehdit haline geldiği bir sistem içerisinde bu tehlikeyi önleyecek bir savunma mekanizmasını demokratik sistem nasıl işletecektir?

Daha da açık bir ifadeyle düşmanla işbirliği yapmak bizim demokrasi kültürümüzde ne demektir ve bu işbirliğinin cezası nedir?

IRAK’A HAREKÂT ŞART

Bugün Başbakanlık makamında bulunan Sayın Erdoğan, Türkiye’yi bölme projesi olan BOP’un Eş Başkanı’dır ve görevli olduklarını kendileri açıklamıştır. Aynı düzlemde olarak, bugün Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan Sayın GÜL, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı ile gizli bir anlaşma yaptıklarını kendileri açıklamış, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı da olsa ABD ile yapılan anlaşma gereği Irak’a müdahale edilmeyeceği ve Barzani’nin tanınacağı haberleri medyaya yansımıştır.

Türkiye’nin üniter yapısı, birlik ve beraberliği, cumhuriyetin temel değerleri ve çocuklarımızın geleceği tehlikededir.

“Ne mutlu ki Türk’üm” demeyen bir Yönetici Zihniyet ile içinde bulunduğumuz sorunların aşılması olası değildir. Çünkü bu tehlike Yönetici Zihniyet’ten destek bulmaktadır. Bu tehdidi yok etmek görevi ise siyasi otoritenin emrinde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne aittir.

Coğrafyasına hapsolduğu Genelkurmay Başkanı tarafından ifade edilen Türkiye’nin içinde bulunduğu açmazdan kurtulabilmesi için TSK’nın Irak’a kapsamlı bir kara harekâtı yapması kaçınılmazdır. Bu harekâtın ABD, AB, İsrail ya da Barzani desteği ya da işbirliği ile yapılma olasılığı yoktur.

Yönetici zihniyetin karşıtlığı olsa dahi TSK kendi emir-komuta birliği ve inisiyatifi ile bu harekâtı başlatıp geliştirmeli ve böylesi bir harekâtın siyasi ve askeri hedefleri içerisinde PKK, Barzani ve Kerkük de yer almalıdır. Böylece Türkiye, otuz yıldır süren teröre son vermek, ulus devlet yapısını güçlendirmek, küresel güç ve sermaye ile ilişkilerini karşılıklı çıkarların korunması temeline yerleştirmek için aradığı fırsatı bulacaktır.

 
< Önceki   Sonraki >