|
“Değerli milletvekilleri, terörde 30.000–35.000
insanımız kaybedilmiştir. Maddi kayıp, doğrudan harcanan paralar ve
dolayısıyla kaybettiklerimizle beraber tahminen 200 milyar dolardır. 200 milyar dolar, 300
katrilyon Türk Lirası eder ve bugüne kadar ölü veya sağ olarak ele
geçirilmiş, bertaraf edilmiş, pasifize edilmiş PKK’lı sayısı
29.000-30.000 civarındadır. Bu hesabı özellikle iyi
dinlemenizi istirham ediyorum. 30.000 PKK’lı ölü veya sağ bertaraf
edilmiştir ve 300 katrilyon Türk Lirası harcanmıştır. 1 PKK’lının
bertaraf edilmesinin devlete maliyeti 10 trilyon Türk Lirasıdır. 10
trilyon Türk Lirasıyla bir PKK’lı bertaraf edilmiştir!” Hüseyin ÇELİK, AKP Van Milletvekili, 2001
-
Adın ne senin? -
Rubar. -
Gerçek adın ne? - Ahmet. Oldukça zayıftı, kara ve kuru, kısa boylu, esmer mi esmer tenli. - Nasıl katıldın
bu örgüte? - Beni on yaşında
iken köyümüzden kaçırdılar. Seni kaymakam yapacağız,
dediler. İş vereceğiz, maaş bağlayacağız, devletimizi kuracağız,
dediler. - Ya sen
kimsin? -
Çiyan. -
Nerelisin? -
Suriyeli? - Neden
katıldın bu örgüte? - İşsizdim. Ayda 50
dolar maaş vereceklerini söylediler, bu yüzden katıldım. Anladım; bu
zayıf, kara ve kuru, kısa boylu, esmer mi esmer tenli olanların içinde ne
ararsanız vardı; on yaşında kaçırılanlar, kandırılanlar, iş bulma
umuduyla örgüte katılanlar, macera arayanlar, anasının dırdırından
bıkanlar, sevdiğine kavuşamayanlar, aşiret baskısı ve kan davalarından
kaçanlar. Ne acı! Örgüt, çaresiz doğu halkımız için bir
iş bulma kurumu ya da psikolojik danışmanlık, belki de sosyal hizmetler merkezi
olmuş; her derde deva oluyor. Katılanların ise, geri dönme şansları pek yok;
ya öldürecekler ya da ölecekler! Bu ne biçim kader? İnanın,
bunların içinde şu ya da bu şekilde örgüte katılıp da sonradan
pişman olmayanı pek azdır. Ama örgütün yöneticileri bunu bildikleri
için, önce bunları eyleme zorlar, katil yapar. Sonra da, “Siz asker
öldürdünüz. Askere sığınırsanız o da sizi
öldürür’’, der ve korkutur. Bu zayıf, kuru ve karalar ne
yapacağını şaşırır; kaçsa örgüt öldürecek, teslim
olsa belki asker öldürür. İki ara, bir dere meselesi bu. Belli ki
çocukken iyi beslenememiş Rubar; boy oldukça kısa, vücut ufak ve
ince, sanki gelişimini tamamlamamış bir varlık gibi. Saçlar kıvırcık ve
kirli. Yüz yanık, avurtları çökmüş. Eller nasırlı, duygusuz.
Ama ayak kasları güçlü, dağ taş demeyip günlerce
yürümekten. El bilek kasları güçlü, yalçın
kayalıklara tırmanmaktan. İşaret parmak kasları ise çelik gibi, hain
kurşun atmaktan. Mide ufalmış, bir avuç bulamaçla günlerce
yaşamaktan. Başkaca bir özellikleri yok zaten; güç yok, kuvvet yok,
atiklik yok, hepsi bu bunların. Hepsi birbirine benziyor; ufak tefek, kara ve kuru.
Üzerinden çıkanlara baktım; eski bir sırt çantası,
içinde bir yanık tabak, bir avuç un, bir defter anılar için, başka bir
şey yok. Üstünde haki bir elbise peşmergelerin giydiğinden cepleri boş,
ayağında mekap, çorapsız, her bir şeyi kir, kirli, günlerce su
yüzü görmemiş. Bir Kaleşnikof piyade tüfeği, beş şarjör,
yüz elli mermi. Dört el bombası Rus tipi, eski, paslı. Beline sardığı uzun
mu uzun bir kuşak, metrelerce. Bu; Yüksekova Uzunsırt’ta komando
teğmenini şehit etmek için kayalıklara tırmandığı kuşak! Bu;
Aktütün Bayrak Tepe’de “hudut namustur’’
deyip vatan borcu için askerlik yapmaya gelen yirmi iki vatan evladını
şehit etmek için kayalıklara tırmandığı kuşak! Sonradan anladım ne
işe yaradığını bunun; tırmanmak ve beline sarıp açlığı azaltmak
yani bir avuç bulamaçla günlerce yürüyebilmek için. Ufak tefek, kara ve kuru olarak tanımladıklarım sayıca çoktu, belki
binlerce. Hepsi de dağda. Beyin yok, düşünce yok, bilinç yok, acıma
yok, duygu yok, bir başka bunlar, tanımı zor. Hepsinin küçük yaşta
örgüte götürüldüğü kesin, on ila on beş yaş
arasında. Hepsinin günlerce, aylarca, yıllarca aç ve susuz dağlarda zorla
yürütüldükleri kesin. Düşünmelerine, sevmelerine, yeşilin
güzelliğini görmelerine izin verilmediği kesin. Üç beş lafın, Marks
gibi, Lenin gibi öğretildiği kesin. Bunları yöneten ne derse o olur; kendileri
düşünemez, muhakeme edemez, karar veremez. Pişmanlık yasası, eve
dönüş yasası filan boş bunlar için. Ne varsa ne yoksa, bunları
yöneten İmralı gibi yerdekiler. 90’lı yıllarda bu dağdakiler, onbeş
kişilik gruplar halinde dolaşırdı arazide. Grup başını saymayın ve de
yardımcısını, çünkü onlar iri, yarı ve de iyi beslenenler
sınıfındandır, geri kalan on üçü ufak tefek, zayıf, kara ve
kuruydu. Her grupta en az iki RPG-7 Roketatar, bir ya da iki Biksi otomatik tüfek
bulunurdu. Kalanlar Kaleş piyade tüfeği yanında dört el bombası ve bir de
sırt çantası taşırdı. Gene o yıllarda devletin bir jandarma
karakoluna en az on grup birleşerek saldırıya geçerdi, korkularından.
Köylere ise, vatandaşımız savunmasız olduğu için bir grupla
rahatça girer, küçük yaştakileri kaçırır, kadın ve
çocukları ise erkekliklerini göstermek için kurşuna dizerlerdi. Bir de
üstüne üstlük bu masum vatandaşlarımızın evlerini ve
ahırlarını yakarlar, sürülerini çalarlardı. Silahlı kuvvetlerimizin
kararlı mücadelesi sonucu bu dağdakiler azaldı, testi gibi kırıldı. Kimileri
kaçtı, kimileri Barzani’ye sığındı, kimileri Talabani’ye ama
çoğu öldü dağlarda. Sonra yıllar birbirini kovaladı, devran
döndü, mertlik bozuldu, sayıları azaldı ama bu sefer hain
düşüncelerle, hain pusularla, hain bombalarla ortaya çıktılar.
Dağlarda üç beş kişilik gruplar kurdular. Karakollara saldırı yerine yollara
mayın döşediler uzaktan kumandalı kendileri gibi, haince patlattılar, şehit
ettiler askerimizi, korucumuzu, vatandaşımızı. Artık teröristtin de
teröristliği kalmamıştı; yerdekiler dağdakilerin önüne geçmişti
siyasi kol ve kanatlarıyla, belediye başkanlarıyla, Avrupa Birliği masalıyla ve de bizi
yönetenlerin gafletiyle. Peki, bunlar dağdan iner mi? Kendi haline
kalsalar inecekler ama yerdekiler rahat vermiyor ki; İmralı var konuşan, siyasileri var
konuşan, Barzani var, AB var, Amerika var, Mossad var konuşan. Bir bunların sesini
kesebilsek! Sizce bunlar, bu dağdakiler ne ki? Gerçekten
bunu bir sosyologa, psikologa, doktora sormalı; bir insanoğlu,
küçük yaşta insanlık dışı bir uygulamaya maruz kalırsa yıllar
boyu, o insandan ne olur? İnsan olan, insanlığından çıkar mı acaba, bilmek
için sormalı bir bilene. Medyanın ve dünyanın terörist dediği,
bizce teröristten ziyade bir robot özelliği taşıyan bu katillerin hepsi beş bin
ise, dört bini dağdakidir; ufak tefek, zayıf, kara ve kuru ama simsiyah, gözler
simsiyah, bakışlar simsiyah, duygu yok, düşünce yok. Garip bir varlık
bunlar, ne olduklarını bilmek için tanımak gerek. Bizce bunları yani bu
dağdakileri, yani bu ufak tefek, kara ve kuruları yok etmek için bir şehit vermemiz
gerekiyorsa, bu bir şehidi vermeyelim. Yazıktır şehidin anasına, yârine,
evladına. Bizce, şimdilik bırakalım dağda kalsınlar. Bunların korktuğu neydi?
Yerden gelen sesler, onlara kumanda edenler. İnanın bu yerdekileri yok edin, dağdaki
ufak tefek, kara ve kurular şaşıracak, ne yapacağını bilmeyecek, panikleyecek,
kedi gibi pusacak bir taşın altına. Sonrası kolay; önce beklerler, baktılar
yerden gelen ses yok, gene beklerler korkularından, gene ses yok, yavaş yavaş,
tıpış tıpış dönerler geldikleri yerlere. Gelmezlerse bu onların sorunu bizim
değil, tek tek ölürler bir dağın, bir taşın ardında, kimse de ağlamaz
arkalarından. 92’de Şemdinli’ye geldiğimde, o vakte kadar hiç
terörist görmemiştim. Kimdi bunlar, neyin nesiydi, bilmiyordum. PKK’yı
anlamak demek , dağdakilerle yerdekilerin kim olduğunu bilmek, coğrafyasını
tanımak demektir. Dağdakilerin halini anlatmak size zordur çünkü
anlamak zordur dağdakileri. Ama bilmek istemeseniz de dağdakiler bizimdir, onlar da
bizim dağdakilerdir. Yıl 92 olup da çatışmalar artınca, her
çatışmada onlarcası yere devrilince, kampları ele geçirilip haritadan
silinince, Irak kuzeyi teröristler için güvenli yer olmaktan çıkınca,
bu terörist dediğimiz hainlerden arta kalanlar bir bir teslim olmaya başladı. O
zaman gördüm bunların kim olduğunu; gözler siyah, saçlar siyah,
düşünceler siyah, yürek siyah kısacası simsiyah bir varlık
olduklarını gördüm bunların. Çok düşündüm, bunlar
neyin nesidir, diye. Girdiğimiz çatışmalarda yaptıkları planları inceledim.
Geçtikleri katır ve keçi patikalarından günlerce
yürüdüm. Yattıkları bir taşın altında ben de günlerce
yattım, anlamak için neyin nesiydi bunlar, diye? Onlarla konuşmuş olan
köylüleri buldum. Ben de konuştum onlarla anlamak için dağdakilerin
düşüncelerini, düşmanınızı bilmeden yok edemezsiniz ki. Sonunda
anladım ki bunlar; bir dağdakiler bir de yerdekilerden ibaret. Dağdakilerin
içinde kadın olanını görünce inanın
şaşırdım! - Senin adın ne?
- Zelal.
- Nerelisin?
- Tuncelili.
- Ne zaman katıldın örgüte?
- 1988 yılında.
Kısa boylu, esmer, kıvırcık saçlı bir kadın. 16 ya da 17
yaşlarında. Yüzünün yanıklığı ve sert çizgileri
yaşını gizliyor. Gözler simsiyah, ürpertici ama anlamsız, ışıltı yok.
Korkuyu sezebiliyorsunuz bakışlarında; kapana kısılmış çakalın
gözlerindeki korku gibi, başına neler geleceğini bilememenin korkusu. Devamlı
gece yürüyüşleri vahşileştirmiş, sanki yırtıcı bir hayvan. Haki
elbisesi içinde hafif kilolu gözüküyor ama değil, zayıf, kara ve kuru.
Toprak rengi şalvar tipi pantolonu, beline sıkıca sardığı kuşağı ile
garip bir görüntüsü var. Bakışları, duruşu, sesindeki mekanik
ton, ilk bakışta bir kadın olduğunu bile düşündürmüyor insana.
Ama o bir kadın, adı da var; Zelal. Siz bilmeseniz de kadınca duyguları var
içinde gizli kalmış ama içgüdüsel bir duygu, insani değil.
Bir köye girdiğinde, bir kadını buluyor konuşmak için.
Kimseye söyleyemediği derdini onlara rahatça anlatabiliyor. Hatırlar
mısınız, Konur’da size bir terörist kadının bir hikayesini
anlatmıştım
: ‘’Bir gün benim vadidekilerle bölgeyi
geziyoruz. Geleli belki bir hafta olmuş ya da olmamış, o dağ senin bu dağ benim gezip
duruyoruz vakit geçirmek için. Hava temiz, güneş bol, etraf yemyeşil. Bir
dağ başında koyu bir sohbete daldık korucularla çayımızı içerek.
Biri dedi ki:“Komutanım. Bizim hanım Mehendi Deresinin oralarda koyun
otlatırken bir bayan terörist görmüş. Yanaşmış ona ve
konuşmaya başlamışlar. Bayan hamile miymiş neymiş. Birkaç gün
görüşmeleri devam etmiş. Çok korkuyormuş bu bayan. Zira
örgüt içinde hamile kalanları öldürüyorlarmış. Aradan
biraz zaman geçmiş, bayan terörist artık görülmez olmuş. Benim
hanım dedi ki, mutlaka bunu öldürmüşlerdir.” Korucunun anlattığı hikaye dokunmuştu bana, üzüldüm.
Teröristliğin de bir raconu olmalıydı, diye düşündüm.
Çünkü bu olamazdı, insana yakışmazdı; ilişki kur, hamile
kalmazsa iyi, kalırsa öldür. Bilmiyorum ki hayvan türlerinde bile
böylesine bir anlayış olabilir miydi?’’ Dağdakilerin kadın
olanı öldürüyordu kadınlığına rağmen, acımasızca
öldürüyordu. Bilmem ki, öldürürken, ‘’bu da
bir insan, Allah’ın yarattığı bir can’’ diyor muydu?
Korktuklarından eminim; bir çatışmada ölmekten, yaralandıklarında
terk edilmekten ya da “heval” dedikleri yoldaşları tarafından
öldürülmekten. Öldürdüklerini kestiklerini de gördüm
ama anlatmak istemiyorum bunu zira hayali bile zor, acı geliyor bana, dayanamıyorum. Ne
biçim bir ruh halidir bu? İntikam deseniz, değil. Nefret deseniz, değil. Çok
vahşi, çok ilkel bir öç alma duygusu bu. Aslında duygu da değil,
hayvanlara özgü bir güdü, bir refleks. Bazen
düşünüyorsunuz, bunlar “kadın” diyorsunuz,
belki “bir ince ruh” vardır kenarda köşede
diyorsunuz. Gözleriniz “saklı kalmış bir insani
duygu’’ arıyor ama yok! Boşuna aramayın, yok! Olur belki demeyin,
yok! Olmasına da zaten imkân yok! Saymayın yüreği hain, bakışı hain,
aklı hain olanları, küçük yaşta kandırılıp
kaçırılıp dağa çıkarıldıktan sonra, ana sevgisi yok, şefkat yok,
merhamet yok olduktan sonra, eğitim yok, öğretmen yok, bilgi yok olduktan sonra,
kalır mı hiç insan da insanlık! Asıl hesabı onları bu hale getirenlere
sormalı ama biz hala soramadık! Bakın Abdullah Öcalan ne diyor, dağdakilerin
kadın olanı için
: ‘’Kızlar karşıma çıkıyor, en değme
artistin ulaşamayacağı kadar ulaşıyorum. Kürtlük adına
namussuzluktan başka ne var?’’ Dağdakilerin kadını ile
erkeği arasında bir fark yok, aynı; duygusuz, kapkara, düşüncesiz,
bomboş. Bakmayın Marks, Lenin falan, demiştim size, onlar anlamaz. İnanın onlar
neyi anlayıp neyi anlamadıklarını da bilmez. Acıma yok, merhamet yok, hep
hainlik, hep kalleşlik! Verin eline bıçağı, beni sizi gözünü
kırpmadan kessin, doğrasın, gözümüzü oysun. Bir varlık bunlar,
hem de canlı bir varlık ama simsiyah! Binbaşı Ersever’i tanıyorum
yıllar öncesinden, yürekten mücadele etti PKK ile. Varlığı korkusuzca
ortaya koydu ve bir çok operasyona katıldı, bir çok teröristin ifadesini
aldı. Irak’taki PKK varlığını her yönüyle deşifre etti, Barzani ve
Talabani’nin kirli oyunlarını ortaya çıkardı. Size anlatmaya
çalıştığım dağdakileri en iyi tanıyan ve anlayanlardan biri de belki
O’ydu. Bizi yönetenler dağdakiler için sivrisinek, doğudaki halkımız
için bataklık tabirini kullandılar uzunca bir süre. Ama kimse ne sivrisineği
anladı ne de bataklığı. Ersever ise bu sivrisinekleri tanıyordu
çünkü bataklık dedikleri halkımız içinde uzun yıllar
kalmıştı bizim gibi. Apo’nun onlar için ne
düşündüğünü de iyi biliyordu. Bakın o nasıl anlatıyor
dağdakileri
: ‘’1992 yılı başlarından itibaren Botan-Behdinan
‘’kurtarılmış bölgesine’’ çok sayıda yeni
eleman aktarıldı. Öyle ki, Türkiye’nin dört bir yanında
oluşturulmuş olan eleman temin etme ve toplama merkezleri, ağlarına
düşürdükleri gençleri hızla ve çok rahat bir biçimde,
turistik geziye gönderir gibi dağlara gönderiyordu. Böylece Apo’nun
elinde harcamakla bitiremeyeceği kadar çok sayıda genç insan
birikiyordu. Şemdinli’de
Sınırı Aşmak, anı, Erdal Sarızeybek, Pozitif yayıncılık. Üçgendeki
Tezgah, anı, A.Cem Ersever, KİYAP yayın-dağıtım. Üçgendeki
Tezgah, anı, A.Cem Ersever, KİYAP yayın-dağıtım. Abdullah Öcalan bunların akın akın geldiklerini
görünce eskilere dönüp ‘’Sizlere hiç ihtiyacım
yoktur, havalara girmeyin, kendinizi bir şey zannetmeyin, eğer adam gibi davaya hizmet
edecekseniz edin, yoksa hepinizden hesap sorarım’’ demekteydi. Etrafında binlerce ölüme mahkum, kişiliğini kaybetmiş, kendini ifade
etmekten aciz, her serüvene kayıtsız şartsız boyun eğen insan bulunan
megolaman Apo, elbette herkese saldırmaya cesaret edecekti. Neden etmesin ki?
Böylesine sürü gibi güdebileceği bir kalabalığa sahipken, neden
kendini dev aynasında görmesin? Neden maceradan maceraya atılmasın? Yani
bu adamları neden istediği gibi kullanmasın? Sınır karakolları
baskınlarında daha çok bu zavallı,
sürüleştirilmiş(düşürülmüş) kişiler kullanılıyordu.
Her baskından sonra askerin karşı ateşi ile önemli bir kısmı da
ölüyordu. Ama hiç önemli değildi. Çünkü bunlardan
çok vardı. İstemediğin kadar. Temininde de güçlük
çekilmiyordu. Adeta kendi ayaklarıyla geliyorlardı. Apo adamlarına talimat
verirken,’’Kürdistan’da her ailede başıboş dolaşan
çocuk var. Kızlı erkekli her aileden iki üç tanesini kaparsanız
yüz binlerce insan eder. O kadar da zor değil, zaten aile reisleri bunları beslemekten
acizdir. Çoğu oğlunu kızını gönüllü verir, öyle
dövünüp sızlanmazlar. Sonra o gençler de sevinerek yanımıza
gelirler. Evlerinde çoğu huzursuz, aile içinde eğreti duruyorlar. Gençlik
bunalımlarını en yoğun biçimde yaşıyorlar. Kolundan tuttunuz mu kolayca
koparıp getirirsiniz. Biraz da ilk geldiklerinde ortamı güzelleştirdiniz mi,
evlerinden ayrıldıklarında sevineceklerdir’’, diyordu. İşte Apo,
Kürt insan malzemesini böyle kullanıyordu. Böyle değerlendiriyordu. Onu,
kanı dökülmesi gereken bir nesne olarak görüyordu. Sonuçta
ne umuyordu?’’ Bu kitaba konu olan teröristin dağdakileri bunlar
işte. Apo’nun sivrisinekleri işte bunlar. Devlete yedi milyon dolara mal olan bizim
teröristimiz işte bunlar. Biz yıllarca bu dağdakilerle savaştık, öldük ve
öldürdük. Uzun zaman geçti dağlarda, dağdakileri yok etmek
uğruna. Uzun geceler, uzun yollar. Çok şehit verdik, çok da terörist yok
ettik. Hâlâ da amacımız bu; dağdakileri yok etmek ama öğrenemedik
bir türlü, dağdakileri yok etmekle terörün de teröristin de
bitmeyeceğini. Ama adı PKK’ysa bunun, yıllar boyu hiç kahrolmadı!
Ölüsünün yedi milyon dolar ettiği bir ülkede, terörist kahrolur
mu hiç! İnanın acı doluyum. Geçen yıllar her gün bir bir
geliyor gözümün önüne; dağlar, keçi patikaları, bir taş
altında mevziler, yırtık elbiseler ve tabanı düşmüş postallar.
Çatışmalarda yardıma gelemeyenler, yardıma gidemeyenleri gördüm,
bizim için de, dağdakiler için de. Teslim olan dağdakileri gördüm,
konuştum çok. Yetmiş üç vatan evladını kahramanca
savaşırken gördüm, kahramanca şehit olduğunu da. 92’de Alan
Karakoluna altı kişi ile yardıma gittik, beş kişi ile döndük, acısını
duydum yıllar boyu, unutmadım hiç. Yok olacaklarını anlamadan, ayakta
onlarcasının üstümüze geldiğini gördüm. Yedikleri her mermi
ile düşe düşe yok olduklarını ama kalanların gene ayakta
üstümüze gelmeye devam ettiğini gördüm, ölümün
ne olduğunu bilmeden. Üç santim yanlarına düşen merminin ardından
gelenin kendilerini öldürebileceğini düşünmediklerini daha doğrusu
bunu anlamadıklarını gördüm. Karakol bahçesinde şehit ettikleri bir
vatan evladının hücum yeleğini üstüne giyip oynayanına rastladım.
Şehit ettikleri askerlerimizin çelik başlıklarını giyip göğüslerini
kabarttıklarını ama aynı anda yediği bir mermi ile şehidin kanının
hesabını verdiklerini gördüm. Bu bir oyun, bu bir şehit kanıyla senaryosu
yazılmaya çalışılan bir oyun. Hain, sinsi ve kalleş, ihanet dolu ve para dolu
bir oyun… Biz gene dönelim kara kuru, ufak kemikli dağdakilere. Onları
anlamak, ne menem şey olduklarını bilmek, ne düşündüklerini
öğrenmek için çok sıkıntı çektik biz. Dedim ya
günlerce, haftalarca, dağlarda keçi patikalarında yürüdük.
Sonunda anladık ki; bu dağdakilerin muhakeme, irdeleme, değerlendirme,
düşünme, tehlikeyi sezip ön alma gibi taktiği taktik yapan kavramları
bildikleri yok! Bu şu demek: Bu dağdakilerin beynine ufak bir mikroçip yerleştir,
basit programları yükle, uzaktan kumanda ile yönet, demek. Basit
olan bu program nedir? Şu: Üç adım ileri beş adım geri.
Sağdan üç roket, soldan mevziye gir. İki el bombası at. Sonra tetiği
çek ve öldür! Gördüğün, bulduğun ne varsa
öldür! Bunlar robot, duygusuz, hain, kalleş bir robot. Bunlar makine,
ölmek ve öldürmek üzerine programlanmış. Başka karmaşık
şeyler aramayın. Sakın, “bunlar ne biçim terörist, onca asker
baş edemiyor bunlarla’’ demeyin. “Niye bu kadar şehit
veriyoruz, bunların gücü ne kadar çok ’’ demeyin.
Hainlik parayla mı? Geceden yola mayını gizle, askeri araç geçerken
patlat, beş şehit! Bu onların güçlü olduğunu mu gösterir? Gir
köye, masum kız, kadın, genç, yaşlı demeden kurşuna diz! Bu
onları güçlü mü kılar? Ya da Bingöl karayolunda
yaptıkları gibi, indir otuz üç silahsız askeri, yanında iki öğretmen iki
sivili, kurşuna diz! Bu güç mü? Bu insanlık değil! Bunalr robot,
duygusuz, hain, kalleş bir robot! Siyasilerimizin, ‘’dağdan insin, ovada
siyaset yapsın’’, dedikleri bunlar işte. Ne dersiniz? Bunlar siyaset yapabilir mi
sizce? Şimdi gelelim bunların yerdekilerine. Yerdekilerin bir karargah takımı
vardır, bir de yönetenleri yani liderleri, örgütün üst düzey
kadroları ama bunlar biraz farklıdır dağdakilerden. – Senin adın
ne? –
İskender. Güngörmüş birine benziyordu, okumuş, belli ki
küçükken iyi beslenmiş. - Nasıl katıldın
bu örgüte? - Biz devletimizi
kuracağız. Ben Diyarbakır bölge sorumlusuyum. Bunun gibilere daha
önce de rastlamıştım Töreli Vadisinde, anlatmıştım size: – Zinar konuşan Kartal. Söz
veriyorum, size bir şey olmayacak, teslim olun! O zamanlar moda, teslim
olan teröristler anlatıyor; aman askere teslim olmayın, öldürürler sizi,
diye propaganda yapıyorlar. Amaç kimse kaçmasın, teslim olmasın. Bunlar
bizi bilmez ki, biz kime el kaldırmışız aman dileyen! Ben konuşmaya devam ettim.
Muhabbetimiz bir saat kadar sürdü. Sonunda, dayanamadı terörist:
– Atatürk adına söz veriyor musun? Ben şaşırdım. Terörist Atatürk’ü tanıyordu. Bir
yandan da gururlandım, belli etmeden. Durur muyum hiç: –
Söz veriyorum! Atatürk adına söz! Kimseye bir şey olmayacak. Sessizlik ve sonra: – O zaman Atatürk devrimleri adına
da söz ver, dedi. İnanın daha çok şaşırdım. Bu
can pazarında, Allah’la baş başa iken, aklına Atatürk gelmesi ve aman
dilemesi! Soruyorsunuz şimdi; bu terörist bizim Atatürk’ü nerden bilir,
devrimleri nerden, diye? Ama biliyormuş! İnanamadınız değil mi? İnanın,
bu olayın tanıkları hayatta hâlâ. Aslında düşünmek lazım
bunu, incelemek lazım. Anladığım, baş sıkışmadıkça, Atatürk
akla gelmiyor bizim ülkede! Ben söz verdim Atatürk adına, Atatürk
Devrimleri adına ve iki terörist geldi teslim oldu, silahlarıyla
birlikte. Hesaplaşma, Töreli Vadisi, anı, Erdal Sarızeybek,
Pozitif yayıncılık. Çoğu yaralı, harap bitap, insanlıktan
çıkmış; hiç heyecan bile yoktu yüzlerinde, sanki yaşayan
ölüler! Pişmanlık içinde anlattılar birer birer, Diyarbakır
bölgesinde yaptıkları kötülükleri. Zinar bu, vücudu
bakım görmüş bir varlık olduğunu gösteriyor renginden, şeklinden, el
ve ayak uyumundan ve de bakışlarından. Bakışlar, diğer kara ve kurulara
göre farklı, daha bir başka. Gözlerde bir ıstırap var, bir acı var,
hissediyorsunuz. Aldatılmışlığın ve çaresizliğin pişmanlığı bu.
Hani bir davaya inanır da ihanete uğrarsınız ya da davanın, inandığınız
dava olmadığını anlarsınız ya da her ikisini de görür ama geri
dönemezsiniz, geri dönemezsiniz de gözlerinizde garip bir bakış belirir ya
işte onun gibi bir şey bu; acı dolu, aldatılmışlık dolu, pişmanlık ve
çaresizlik dolu. Bu bakışları ben Töreli’de gördüm. Hepsi
de üst düzey yöneticisiydi bu katillerin, hainlerin. Hepsinin de bakışları
birbirine benziyordu, ıstırap ve çaresizlik dolu. Bunlar karargâh
takımıydı, plan yapan, program yapan, kendi kendilerine düşünen ama
düşündükleri ile yaptıkları farklı olan ya da
düşündüğünü yapamayan, yapamadığı
düşüncelerini yüksek sesle söyleyemeyenler bunlar. Bunlar gibi sadece
terörist mi var? Bir de bizim atanmışlara bir bakın; bunlar gibi çok da
onlardan var, gerçeği görmek ve söylemek yerine duymak istenileni
söyleyen, bakın etrafınıza
göreceksiniz. – &nbs
p; Ya sen kimsin? –
Karayılan. – Görevin ne
örgütte? – Merkez
yöneticilerindenim. Yapın bir istatistik, iri kemikli ve semirmiş olanların
hepsi ama hepsi yöneticidir. Çatışmalara uzaktan katılır bunlar, hem de
çok uzaktan. Zira kurşunu yiyince öleceklerini bilirler. Bakın Abdullah
Öcalan’a, bakın kardeşine, bakın Karayılan’a, hepsi iri kemikli ve
semirmiş sınıfına girer, yani yönetici, yani ölümden korkan, devletten
korkan, yasalardan korkan. Öcalan yakalandığında ilk ifadesi ne oldu: Benin
anam da Türk’tür. Ben Türkleri severim. Bu gruptakilerin en
büyük özelliği, öldürmeyi öğretirler dağdakilere. Bir
avuç bulamaçla günlerce yürütürler, uyutmazlar, bir nevi
beyin yıkama metodudur bu. Hafızanızı silerler, duygularınızı yok ederler.
Örgüte katılanların derhal kimlikleri toplanır, ne varsa üzerlerinde niye
alınır sanırsınız? İşte bunun için; kişiliğini yok etmek,
geçmişle bağını koparmak, sürü haline getirmek için. Para
bunlardadır, alışverişi bunlar yapar. Dağdakiler paraları toplar, bunlara verir.
İnanın dağdakilerde ben hiç para görmedim, ne tabanca, ne de içi dolu
sırt çantası. Dedim ya bu yöneticiler, bu iri yarı semirmişler
ölümün ne olduğunu iyi bilir ve kaçar. Aslında bunlar yasalardan da
korkar uygulanacağını bilirse eğer. Ama bunların elebaşını yakalar da, adam
yerine koyar da, sağa sola talimat vermesine göz yumarsanız, dağlara seslenmesine
izin verirseniz, hele ki bundan medet umduğunuzu da bir bilirse, sizinle alay eder ve de bir
güzel dağdakileri, yerdekileri ve siyasilerini idare eder. İşte bu yüzden şimdilik
dağdakileri, dağdan indirmek zordur yerdeki sesleri kesemediğimiz için. Bu
cinsten olanların sayısı öyle sandığınız kadar fazla değildir.
Yönetici kadro, çok çok yirmi kişi elli kişi yüz kişi. Bunların bir
miktarı Irak’ta, bir miktarı İran’da, bir miktarı da Avrupa’dadır.
İran’dakiler sınır boylarındaki kaçakçılıktan gelen paraları
toplar, kaçaklığı organize eder. Irak’takiler, Barzani, Talabani, Amerika ve
İsrail ile koordinasyonu sağlar, dağdakilere kumanda eder, örgüte bin bir umutla
gelen yeni katılımcılara, sanki öğretim görevlisiymiş gibi ders ve
konferans verirler. Tabii hemen sonra dağa gönderirler. Bu iri kemikliler
yaşadığı sürece inanın dağdakiler, bunların korkusundan inemez,
kaçanı öldürürler. Avrupa’dakiler ise, garip
gurbetçilerimizin ekmek parasını alır, yılda milyonlarca dolar haraç
toplar, uluslar arası ilişkileri yürütür. İnanın bana bu dün de
böyleydi, bugün de böyledir. Dikkat edin Barzani ve Talabani
kardeşlere, yıllardır PKK’dan kaçıp onlara sığınanlar oldu,
kaçını bize teslim ettiler? Edemezler. Ederlerse örgüt biter.
Örgüt biterse onlar da biter. Zira bu sevimli kardeşler bize kafa tutamadıkları
için, biz de, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları peşinde
olduğumuz için, demokrasi adına dünyada eşi ve benzeri
görülmedik bir şekilde bu hainlere bir şey yapamadığımız için,
hainlerin hainini idama mahkûm edip sonra her ne hikmetse müebbet hapis
cezası verdiğimiz için, bu cezayı bile adam gibi infaz edemediğimiz için,
dağdakileri dağda tutanlara bir şey yapmadığımız için, işte
Barzani-Talabani kardeşler bunlar yoluyla bize kafa tutar! İş bununla da bitmez, siyasi kol
ve kanatları, belediye başkanları da kafa tutar! Kime? Devlete! Bize! Ülkesini
sevenlere, vatan için, bayrak için ölenlere, şehitlere, kanunlara,
halkımıza! Bunun adı ihanet değilse nedir? İnanın çirkin ve kanlı bir
oyun bu. Terör denince hep bizim dikkatimizi dağdaki teröristlere
çekiyorlar. Siyasilerimiz kafa kafaya vermiş düşünüyor,
‘’ bu dağdakiler nasıl iner’’, diye. Halbuki bunlar dağdan inse
hepimizin başına bela olacak ama kimse bunun farkında değil! Allah’tan
teröristler de farkında değil. Bu dağdakilerin hepsi anlaşıp da, bir anda hepsi
birden dağdan inse, bir inse ortalık toz duman olacak, farkında değiller! Nasıl
mı? Gelin sizinle bir hesap yapalım, diyelim ki şu anki terörist sayısı
beş bin olsun. Buna göre, başta katillerin elebaşısı olsun şu an
İmralı’da yatan, etrafındaki kadroyla birlikte sayısı bin olsun. Geriye kalan
dört bin nedir bilir misiniz? Dağdakiler. Hadi diyelim ki bu dört bin kişi silah
bırakıp, bazılarının istediği gibi dağdan indi. Ne yapacaksınız? Bir kere
sizin ceza evlerinizin kapasitesi bunları kaldırmaz. Af mı çıkaracaksınız
yer açmak için? Yapın bunu yapın da zaten güvenlikten yoksun
milletimiz kendi ülkesinde yaşayamaz hale gelsin! Önce size şunu sorayım,
dağdan inecek bu katilleri siz tanıyor musunuz? Yani kimin ne suç işlediğini, kimin
kim olduğunu biliyor musunuz? Hayır. Niye hayır? Şunun
için; zamanında halkı koruyamadık terörden ve kaçırılmaları
önleyemedik. Bunlar hakkında ya “örgüte üye
olmaktan” ya da “kaçırılarak örgüte mal
edilmekten’’ fiş açtık. Peki, hepsi için cumhuriyet
savcılarımız hazırlık soruşturması yapıp da suç delillerini toplayıp
da gıyabi tevkif müzekkeresi çıkardı mı? Çıkaramaz ki!
Çünkü terörle ilgili işlenmiş suçların neredeyse tamamı
faili meçhul. Faili meçhul ne demek, o suçu kimin işlediğinin belli
olmaması demek. Açıkçası bu katil robotlar; yola mayın döşedi,
karakola saldırdı, öğretmenimizi, polisimizi, askerimizi, vatandaşımızı
öldürdü öldürmesine ama kimin kimi
öldürdüğü bilinmiyor. Sonradan ele geçen dokümanlardan
biraz delil bulunabildi ama bu hukuken ne kadar geçerli olacak; bir sanığı 250
kişilik avukat ordusu savunmaya kalkınca, üstelik Avrupalı dostlarımızın
refakatinde! Diyelim ki, ceza verdiniz, yer buldunuz ve hapse attınız. Bizde etkin
pişmanlık var, meşruten tahliye var, af var, nasıl olsa bir gün hapisten
çıkacak, girecek aramıza ve kardeş kardeş yaşayıp gideceğiz. Peki, bu
katiller işsiz, ekmek parası yok, üstelik cahil, nasıl iş bulacaksınız zaten
milyonlarca işsizin yanında? Bulamayacaksınız. Peki, ne olacak bunlar? Gene
terörist, gene katil robot! Nasıl mı? Hani kılık değiştirir gibi ad değiştiren
bir parti var ya, işte onun yanına gidecekler iş bulmak için. Genel Kurmay
Başkanımız örgütün işbirlikçilerinden bahsetti,
‘’çok tehlikelidir bunlar’’, dedi. işte en güzel
işbirlikçi bunlar olacak, hem de tecrübeli, eğitilmiş, üstelik ucuz, bini bir
para. Ne yapacağız o zaman? Her gün toplumsal olay, kadın çoluk
çocuk önde, tahrip talan. Bu duruma Avrupalı dostlarımız seyirci mi
kalacak sanırsınız? Koşa koşa gelecekler, laf hazır: “Türkiye
sınıfta kaldı insan hakları dersinden, böyle olursa zor girersiniz AB’ye, ya
dersinizi iyi çalışın ödevinizi günü gününe yapın, ya
da AB’yi rüyanızda görürsünüz. En iyisi siz daha çok
demokrasi getirin.’’ Onların demokrasi, insan hakları dediği ne biliyor
musunuz? Başta Öcalan’a af, örgütün lider kadrolarına af,
sonra bu teröristlere siyasi haklar, ana dilde eğitim, bölgesel özerklik yani
önce siyasi sonra fiili bölünme. Böyle gidersek eğer, bu gidişe dur,
demez isek eğer, hainlere hesap sormaz isek eğer, bir gün Abdullah
Öcalan’ı Mustafa Kemal’in, Türk milletinin büyük
meclisinde görürseniz, şaşırmayınız! Peki bu dağdakiler, dağdan
inerse ne olacak? Peki, ne yapmalı bu belayı savuşturmak için? Bana kalırsa
tez elden, her vilayette ıslahevi türünden, yarı hastane yarı hapishane gibi
yerler açmalı. Hem cezalarını çekmeli bunlar hak ettikleri, hem de
yurttaş ne demek öğretilmeli, bayrak ne demek, vatan ne demek! Bir yandan tedavi
edilmeli, diğer yandan ekmek parası kazanabilecek bir meslek öğretilmeli.
Çete başı onları nasıl terörist, katil robot yaptıysa, biz de onları
önce insan yapmalı ve insanı sevmeyi öğretmeliyiz. Bunu yapamayacaksak
eğer, bırakınız dağda kalsınlar, gün gelir bahar karları gibi erir giderler.
Ama bunlar dağda kaldığı sürece yerdekilerin gücünü yok
edemezsiniz. İmralı’ya güç veren onlar, Barzani’ye
güç veren onlar, DTP’ye güç veren onlar. İmralı’daki Abdullah Öcalan, siyasi kol ve kanatları dağdakilerin teslim
olmamaları konusunda sürekli talimat göndermektedir. Zira bu kişilerin teslim
olması halinde yerdeki teröristlerin gücü de ortadan kalkacaktır.
İmralı’yı İmralı yapan kimdir? Dağdakiler! Dağdakileri dağda tutan kimdir?
Yerdekiler! Yerdekilerin hal çaresine gelince. Yerdekiler adam olmaz! İmralı,
siyasi kanatları adam olmaz, bunların belediye başkanları adam olmaz, lider
kadroları adam olmaz. Onların işi bu, öldürmek, öldür talimatı
vermek! Onlar zaten arkalarında katil robotlar olmazsa yaşayamaz. Onlarda ne yürek
var, ne de bilek. Kalleşlik onlarda, hainlik onlarda, ellerine maşa alıp masum insanları
öldürtmek onlarda. Kendileri ortaya çıkıp zaten erkekçe bir şey
yapamazlar. Yakalayın onları, atın hapse, sadece yaptıkları
kötülükleri sayacakları kadar bir ceza verin. Göreceksiniz; bize ve
ülkemize yaptıkları kötülüklerin belki daha yarısını sayarken
ömürleri orada bitecek. Size dağdakileri anlattım, sizce kim bunlar, bilesiniz
istedim. Bunlar, doğudaki halkımızın çaresizliği, seçilmiş ve
atanmışlarımızın gafletidir. Bu çaresizlik yok olmadıkça, bu gaflet
son bulmadıkça, dağdakiler bitmez, terör bitmez, terörist bitmez. Şimdi bize mozaik diyorlar. Bize diyorlar ki kültür zenginliği. Kimlik meselesi
diyorlar, alt kimlik üst kimlik diyorlar. Hiç birine inanmayın! Onlar biziz, bin
yıldır beraber yaşayan biz. Ama ne oldu, ne değişti, devran niye döndü
de, şimdi bir teröristin ölüsü yedi milyon dolar ediyor. Bunu ben
demiyorum, bunu, Bakan Hüseyin Çelik söylüyor. 200 milyar dolar
harcadık, diyor. Bu nasıl iş? Bu paraları İnsanımızı yaşatmak için
harcamış olsaydık, zaten terör hiç olmazdı ki. Ama ölüsü
yedi milyon dolar ediyorsa bir teröristin, o ülkede terör biter mi hiç!
İhanet çaresizlikte. İhanet çaresizlikte, ihanet parada, ihanet koltukta. Herkes
biliyor ama biz görmüyoruz.
|