| Karar Veren Riski Göze Alacaktır |
|
|
KARAR VEREN RİSKİ GÖZE ALIR 90'lı yıllarda biz yalnız kaldık ve derdimizi kimseye anlatamadık. Biz İran sınırındayız, karakolumuz var. Teröristler de İran sınırında, kampları var. İran devlet, biz devlet ama aramıza terörist girmiş. Dert başa gelmiş ama derman yok, olmadı işte yalnız kaldık.
Daha şimdilerde değişti İran, eskiden böyle değildi ki. Bizim PKK’ya açık açık destek verirdi. Çok uğraştık o zamanlar, şu İranlılara terörün bir gün kendilerini de vuracağını anlatabilmek için. Anlamazdan geldiler. PKK’ya destek verdiler. 92’de İran’dan geldi terörist ve Alan karakolumuzu vurdu. Çok şehit verdik. Acımızı görmezden geldi İran, dönüp bakmadı bile. Ne zaman ki Amerika, Irak savaşı sonrasında Ortadoğu’ya yerleşmeye karar verdi, ne zaman ki radikal İslam’a karşı PKK’nın İran modelini yarattı(PJAK) ve ne zaman ki terör İran’ı vurmaya başladı, işte o zaman bizim teröristlerden desteğini çekti İran. Daha şimdilerde vuruyor PJAK’ı. Gözünün yaşına bakmadan vuruyor ama geç kaldı, farkında değil. İran bizim 90’lı yıllarımızı yaşıyor. Yazık ki bunun da farkında değil, tarihten o da ders almıyor. Teröristle çatışma nedir, mayın nedir, pusu ve baskın nedir, bilmiyor henüz. Durun bakalım, daha neler görecek, neler yaşayacak, neler çekecek bu İran, bir zamanlar dost bildiği teröristler yüzünden! Gene o yıllarda Şemdinli üç koldan kuşatmıştı teröristler tarafından; doğuda Jerma, güneyde Hakurk, batıda Basyan kamplarıyla. Binlercesi vardı, ipini koparmış sürü gibi dağlarda dolaşan. Kuzey Irak’ta otorite yoktu, devlet yoktu ve PKK güç oldu oralarda. Rahmetli Özal, Cumhurbaşkanı ve rahmetli Eşref Bitlis, Orgeneral Jandarma Genel Komutanı Barzani’ye güvenmiş, Talabani’ye güvenmiş, anlaşmış, karar verilmiş hep birlikte teröristler yok edilecekmiş ama nerde! O Iraklı işgüzarlar PKK ile anlaştı, biz gene kaldık teröristlerle baş başa, tıpkı bugünkü gibi. Terörist Irak’tan geliyor, vuruyor, dönüyor, biz bir şey yapamıyorduk. İran’dan geliyor, vuruyor gene bir şey yapamıyorduk, tıpkı Dağlıca’da olduğu gibi. Ekim 92 öncesi yasaktı sınır ötesine geçmek. Hele İran’a geçmek; bir yakalasalar bizi, asarlardı inanın. Şemdinli Alan karakolumuz da tam sınır hattında, İran’a komşu, beş yüz metre ötesinde komşunun karakolu var. İki karakol arasında ise Dumanlı Dağ bizi ayırıyor. Sınır hattı da tam bu dağın zirvesinden geçiyor. Teröristler Dumanlı’ya karargâh kurmuş ama komşunun tarafına, müdahale edemiyoruz. Karakol çukurda, dağ yukarıda, PKK taş atsa kafamıza düşüyor, böyle bir haldeyiz işte. Şehidimiz var, içimiz öfke dolu. Ama karşı taraf İran, geçsek bir türlü, geçmesek bir türlü. Bölge kaçakçılık bölgesi; bakır, yün, deri, koyun, mazot ne ararsanız var. Allah’tan bir uyuşturucu yok, ellerinden gelse onu da yapacaklar ama Yüksekova ve Başkale’den Şemdinli’ye sıra gelmiyor ki. İmralı’da yatanın kardeşi yıllar önce bu işi keşfetmiş, gelenden haraç alıyor, gidenden haraç alıyor. Şimdi duyduğuma göre evlenmiş bu terörist. Süleymaniye’de fırıncılık yapıyormuş. Eşine de iki buçuk kilo altın takmış. Yahuda medyası boy boy resimlerini yayınlıyor bugünlerde, sanırsınız kardeşiniz evleniyor: ‘’Terörist Abdullah Öcalan'ın kardeşi, PKK'nın eski yöneticilerinden terörist Osman Öcalan, örgütten birlikte kaçarak evlendiği İran Kürtlerinden olan, Jiyan kod adlı Keve Suci'den boşandı. Boşandıktan kısa bir süre sonra yeniden evlenmeye hazırlanan Öcalan, Kuzey Irak'ın Dohuk kentine bağlı Akre ilçesinde 22 yaşındaki bir kızla hayatını birleştirdi. Geçen ay mahkeme kararıyla boşandığı öğrenilen Öcalan, gelin adayına 2,5 kilogram altın aldı. Öcalan'ın evlilik için 52 bin dolar para harcadığı öğrenildi.’’ Kadere bakın; dağdayken terörist ovaya inince peşmerge olmuş, 52 bin dolarlık da altın almış ve bir medya devi de bize bunu haber diye sunmuş, kadere bakın! Teröristti o zamanlar bizim bildiğimiz, haraç alıyordu her kaçaktan. Haraç silah oluyor ve bizi vuruyordu. Adına da gümrük demişler, İran ve Irak sınırlarını her kaçak patikasından kesmişlerdi. Bir gümrük noktası da bizde vardı bu peşmerge damadının, Dumanlı Dağ’da, hemen yanı başımızda. Anlattığım yıllar 92. Tugay Komutanı Utku Paşa. Allah’ı var iyi insandı, etliye sütlüye karışmazdı. Çokta yufka yüreği vardı. Ne olursa olsun, ama şehit olsun istemezdi. Biz de O’nu sever, askerimiz şehit olmasın, diye elimizden geleni yapardık komandoyla beraber. Sonra Osman Pamukoğlu Paşa atandı Hakkâri tugaya, 93’te. Devran değişti. Savunmadaki komandolar şahlandı, taarruza geçti ve ortalık karıştı. Öyle bir mücadele başladı ki, teröristler bile şaştı kaldı bu işe. Bir gün bizim tabura geldi Osman Paşa. Kahraman korucuları topladı, bir konuşma yaptı: ‘’Evlatlarım! Ülkemizin yıllardır çektiği bu terör belasına bir son verme zamanı geldi artık. Göreyim sizleri, aslanlar gibi şahlanacaksınız. Yatak matak yok, uyku muyku yok, arazide kalacaksınız, hepimiz birlikte. Biz sizlerin yanındayız. Biz devletiz. Bu baldırı çıplaklara pabuç bırakacak değiliz. Göreyim sizleri.’’ Korucular şaşırdı, kimdi bu komutan, deyip birbirine sordu. Kararlıydı Komutan, ölmek var dönmek yok, diyordu. İnandılar, sıcak yataklarından fırlayıp hep birlikte araziye koştular. Komutan ciddi, sert ve gerçek bir komandoydu. Çelik gibi bir yapısı vardı; duygularıyla, hareketleriyle, sözleriyle, düşünceleriyle çelik gibi bir yapı. Gelişine en çok biz sevinmiştik. Çünkü bizim karakollarımız sınırda, tehdidin hemen yanı başındaydı. Karakollarımız yalnız, bir başına, Allah’tan başka kimsesi yoktu o koca sınırda. Çevresinde dolaşan tehdit yok edilmezse, belli ki gelip onu vuracaktı. Kim ne derse desin, şimdi düşünüyorum da, Pamukoğlu Paşa olmasaydı biz sınır jandarması, çok şehit vermiş olacaktık çok, ama vermedik. Sağ salim aldığımız evlatlarınızı O’nun sayesinde sağ salim sizlere geri verdik. Paşam bir gün Alan’a geldi. Komşu hakkında bilgi aldı. Teröristlerin durumunu sordu. Bölük komutanının anlattıklarını hiç konuşmadan dinledi ve bana dönerek: Siz ne duruyorsunuz burada, dedi. İşte ne olduysa zaten ondan sonra oldu. Bölük komutanı üsteğmen cıva gibi, yerinde duramıyor. Bıraksak üç beş askeri alıp yanına komşuya saldıracak. Sakin ol, dedik, sakin sakin düşündük ve İran’da PKK’yı vurmaya karar verdik, bir başımıza, kimseye sormadan. Karar verdik vermesine, peşmerge damadı teröristtin İran’daki gümrük noktasını vurmaya karar verdik vermesine ama nasıl vuracağız, diye de düşünmeden edemedik. Dumanlı Dağ bizim karakolun üstünde bir kartal yuvası sanki, sarp, dik, kayalık. Bu cepheden çıkmak mümkün değil! Helena köyü tarafından Dumanlı’ya çıkan patika var, var ama bu patikayı kaçakçılar kullandığı için teröristler alışkın; gölgeye alışkın, yürüyüşe, sese, ışığa, katıra, velhasıl kaçakçının her şeyine alışkın. O yoldan geçsek, fark edecek bizi, bu da olmaz. Geriye bir İran yolu kalıyor yani önce komşuya geçmek ve dağı arkasından dolaşıp kartal yuvasına çıkmak. Çıkmak ama nasıl, orası İran. Bazıları bilmeden, anlamadan, dinlemeden bize çılgın, diyor, Yahuda medyası epey yazdı çılgınlığımızı. Biz güya Şemdinli’de çılgınlık yapmışız! Bizi hiç dinlemediler bile, sormadılar, sen neden çılgınsın, diye. Kim durup dururken çılgınlık yapardı ki! Karar verdik bir kere, İran’a gireceğiz ama böyle bir harekât komşu karakolun haberi olmadan olmaz. Anlaşmak lazım ama nasıl? Yetkisi yok, gücü yok. Olsun, gene de bir gidelim, dedik. Gidip bir konuşalım, bakalım ne olacak, diyerek yola çıktık. Komşunun karakol komutanı Azeri bir Türk, adı Muhammet, önceden tanışırız, zaman zaman buluşur konuşuruz. Sınırda buluştuk ve başladık konuşmaya: - Muhammet, sen de Türk’sün, ben de öyle değil mi? - Öyledir binbaşım. - Benden sana kötülük gelir mi? - Gelmez binbaşım. - Bu teröristlerle ne yapacağız Muhammet? - Valla bilmem ki binbaşım. - Hepsi sizin topraklarda. Bak, Dumanlı Dağa bir bak, orda kamp kurmuşlar. Ordan gelip bizi vuruyorlar, biz de şehit oluyoruz Muhammet. Allah’tan reva mı bu? Sözü nereye getireceğimi anlayamadı, şaşkın şaşkın yüzüme baktı ve hiç cevap vermeden dinledi. O da gerçeği biliyordu; kendi devletinin PKK’ya kucak açtığını biliyordu. Türkiye’ye karşı PKK’ya destek verdiğini biliyordu. Onun yanından geçen teröristlerin ülkemize girip karakolumuza saldırdığını, bizi şehit ettiğini ve sonra İran’a kaçtığını da biliyordu. Ama çaresizdi; bu konu onu aşıyordu. Ülke politikasıydı ve yapabileceği bir şey yoktu. Sabırla bizi dinledi: - Bak Muhammet. Biz hava kararır kararmaz sizin topraklara gireceğiz fazla değil, üç beş kilometre. Senin karakolun yanından geçip Dumanlı Dağ istikametine çıkacağız. Bizim işimiz teröristlerle, sizinle bir işimiz yok, bunu çok iyi biliyorsun zaten. Bu işe karışma sen yeter. Kimsenin haberi olmayacak. Dönüşü de buradan yapmayıp Helena tarafından yapacağız, kimse görmeyecek bizi. Sakın ola sesini çıkarmayasın. Sakın ola komutanlarına haber vermeyesin. Allah’ın ismi andolsun ki, bize ateş açılacak olursa, seni bir kenara ayırırız ve bu karakolu yakarız. Kimse sağ çıkamaz buradan. Bizim senden bir isteğimiz yok, yeter ki sesini çıkarma ve bu işe karışma. Epey anlattım. Hiç ses çıkarmadı. Biraz düşündü, düşündü ve sonunda: Tamam binbaşım, dedi. Sözü uzatmadan, Sağol Muhammet, dedim. Kucaklaştık ve ayrıldık. İran tarafı tamamdı. Sıra geldi operasyonun icrasına, kim yapacaktı ve de nasıl? Biz yaparız, dedi sakin bir sesle bölük komutanı üsteğmen, biz bu harekâtı bir başımıza yaparız. Özel bir ekip seçerim komutanım, dedi, birkaç günde hazırlarım ve bu operasyonu biz yaparız alnımızın akıyla. Gururla baktım yüzüne, başaracaklarından hiç şüphem yoktu, sormadım ne nedir, nasıldır, diye. Güven vardı aramızda, sessizce tabura döndüm... |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




