| Şemdinli ve Ayşe |
|
|
Şemdinli'den çıktım yola Aktütün'e doğru… Şemdinli'de en çok korktuğum nedir bilir misiniz? Ölmek mi? Hayır. Peki ölmekten öte bir insanı ne korkutabilir sizce? Garip ama ölmekten öte beni korkutan varsa o da düşünceler… Evet, evet düşünceler… Düşünmek ne zor! Düşünüp de varsa aklınızdaki sorulara cevap bulmak ne zor! Olması gerekeni düşünüp de yapamamak! Ben öldüysem beni teröristler öldürmedi, beni öldüren düşünceler. Yaşıyorsam beni yaşatan da düşünceler… Düşünmemek en kolayı; baskın, pusu, mayın, köylere gitmesi gereken erzak, köylülerin zor yaşamı, yardım edememek, yardıma gidememek. ‘'Allah'ım bana yardım etmek istiyorsan düşüncelerimi durdur, artık hiç düşünmeyeyim!'', ölmekse bunun adı, ben çoktan razıyım. Beni öldüren korku değil, tehdit değil, teröristin mayını, bombası, roketi değil… Ölüm ben de düşünceyle başlıyor; yaklaşık iki bin vatan evladı, binlerce bana inanan insanlar ve bir yanda ailem. Doğru mu değil mi ama gerçek olan şu ki, ben kendimi unuttum… İki yıl süren Şemdinli cennet ve cehenneminde, ben ne düşündüğümü ve de neyi düşünmediğimi de unuttum… Unutamadığım, Şemdinli, askerlerim ve vatandaşlarım, onun dışındaki hayat bana yabancı oldu sanki… Her şey nasıl değişti, ben nasıl değiştim bilmiyorum. Ben de sizlerden biriyim. Siz nasıl bir hayat yaşıyorsanız, ben de öyle yaşıyorum. Şimdi bu hayat yok… Üzgün müyüm, hayır! Mutlu muyum, hayır! Peki ya sevinçli ya da mutsuz muyum, hayır! Peki, öyleyse nedir beni öldüren ya da yaşatan? Anlatayım: Biz sizle artık dost olduk, siz beni anlıyorsunuz ben sizi. Onun için size içimi dökebilirim. Size her şeyi açıkça anlatabilirim ve bugüne kadar kimseye söylemediklerimi size söyleyebilirim, çünkü dostuz biz. Biz ve siz, ne çakal gibi kuzu postuna gireriz ne de değişse bile devran mertliğimizi bozarız. Biz bizi anlarız, biz bizi biliriz, anlatayım; Dedim ya, Şemdinli'den çıktım yola Aktütün'e doğru… Şemdinli'ye nasıl ve ne şekilde geldiğimi biliyorsunuz. Teröristleri tanıyorsunuz; pusu, mayın, ateş, ölmek, öldürmek… Yollar size aşina, vadidekiler sizin dostunuz. Kış geldi, gedikler kapandı. Köylüye erzak lazım. Nasıl gidecek? Bir yanda yollar bir yanda teröristler. Köylü garibim ne yapsın, güveneceği tek bir devlet var. Devlet yabancımız değil, bizim devletimiz! Dedim ya ölüm kolay düşünmek zor. Bildiler beni devlet ve döndüler dolaştılar sonunda bana geldiler… Üzümkıran; sade, sessiz, kendi halinde bir köydü bir zamanlar. Anlattıklarına göre; vakti zamanın birinde, onların ataları yemyeşil ve bereketli topraklarda mutlu ve huzurlu bir yaşam sürermiş. Baba oğlunu yanına alır ok atmayı, çift sürmeyi öğretirmiş. Bütün gün durmadan çalışır, akşam olunca yorgun argın eve gelir, yemeklerini yer ve mışıl mışıl uyurlarmış. Sonra aradan yıllar geçmiş ve köye tanımadıkları, kimi Ermeni, kimi Suriyeli, kimi İranlı bir takım yabancılar gelip gitmeye başlamış. Köyün yaşlıları cin mi cin, hemen gitmişler kaymakama, polise, jandarmaya; '' aman kaymakam bey, aman komutan, aman amirim, bize bi hal oldu, ne olduğu bilinmez kimseler köyümüze gelip gitmeye başladı. Merak ettik, sorduk: ‘'siz necisiniz, naparsınız, nerden gelip nereye gidersiniz'' diye. Dediler ki,'' biz Apocuyuz, çıktık dağlara sizin için savaşırız ''. ‘ 'Amanin!' Abooo! Kimdir bunlar, ne için savaşırlar? Apo neymiş, kimmiş, nerden gelmiş '' diye merakla baktık birbirimizin yüzlerine. Köyümüzün büyüğü yaşlı ağamıza gittik. Anlattık durumu, dedi ki'' merak etmeyin evlatlarım, devletimiz var, o bilir napacağını, gidin anlatın devlete' ' dedi. Biz de size geldik beğim. Kaymakam genç, pırıl pırıl, takım elbiseli, elbisesinin de rengi kravatına ne yakışmış, dinledi can kulağıyla bizim masum, temiz, saf Üzümkıranlıları. Kafasını salladı ağır ağır ‘ 'ya, ya, demek öyle, hımmm' ' dedi usulcana. Üzümkıranlılar sevindi, koskoca kaymakam, kafasını salladığına göre biliyordu işini. Sevindiler, koşa koşa gittiler emniyet amirine. O da genç, aslan gibi, hürmette kusur etmedi, ağırladı bizim Üzümkıranlıları. Üstelik çay bile söyledi. Ah Ah görmeliydiniz bizim dağdan inenleri, ne mutluydular, devlet onları bağrına başmıştı. Amir taralı saçlarından elini geçirerek, ‘' Apo ha! Kimmiş o? Duydunuz mu hiç ismini? '' deyince hep bir ağızdan cevap verdi Üzümkıranlılar'' vallah yoh! Hiç duymadık'' . Sevinme sırası amire gelmişti'' Oh be demek Apo diye biri yokmuş!'' dedi kendi kendine. ''Merak etmeyin, biz hallederiz'' diye cevap verirken, o bile bilmiyordu nasıl halledeceğini. Karakoldan çıkanlar bu sefer doğruca jandarmaya gittiler, olur ya bir olay çıkarsa devlet onları mesul tutmasın, desinler ki biz haber verdik. Komutan yaşlı başlı bir albay. Kaşları çatık, gün görmüş geçirmiş biri. Tek tek dinledi köylüleri. Bir bakışta anladı bir şeylerin olup bittiğini. Bu yıl da son senesiydi orada, üç ay sonra batıya dönecekti. Eşi ve çocukları dört gözle onu bekliyordu. |





Şemdinli'de Sınırı Aşmak 